yeniden üretimYazar: Tithi Bhattacharya

Çeviren: Sevde Öztürk

Kaynak: https://socialistworker.org/2013/09/10/what-is-social-reproduction-theory

 

Marksizme yöneltilen en meşhur suçlamalardan biri, sınıf vurgusu uğruna ‘toplumsal cinsiyet’ konusunu es geçmesi.

Şunu ifade etmek önemli: Toplumsal cinsiyet ve ırk gibi ezilme kategorileri konu olduğunda ‘Marksist’ olma iddiasındaki örgütlerin tarihi pek de parlak değildir. Muhakkak ki solcu bir erkekten cinsiyetçilik ya da ırkçılık gibi ‘ikincil’ dertlerin ‘devrimden sonra’ zaten halledileceğini, bu yüzden de canla başla sınıf mücadelesine sarılmamız gerektiğini duymuşuzdur. Maalesef hem geçmişte hem günümüzde sol örgütlerin içinde yaşanan cinsel taciz vakaları göz ardı edilemeyecek boyutlardadır.

Kadınların örgütlerinde ciddiye alınmadıkları, hâkir görüldükleri hatta resmi olarak kapı dışarı edildikleri olmuştur. 1947’nin tarihi Telengana mücadelesine katılan Hintli komünist kadınlar, Doris Lessing gibi İngiliz komünistler veya ABD Komünist Partisi’nin önde gelen üyesi Peggy Dennis gibi kadın aktivistler, hayatlarının anlamı ve umutlarının kaynağı olarak gördükleri örgütlerinde yaşadıkları cesaret kırıcı cinsiyetçilik ve hayal kırıklıkları hikâyelerini anlatırlar.

Bu bilgiler bizler için bilhassa dehşet vericidir. Çünkü çoğumuz, devrimci Marksistlerin toplumsal cinsiyet baskısı karşısında en güçlü muhalifler olmalarını beklediğimiz için Marksist olduk. Devrimci örgütlere katıldık çünkü Marksizm, sistemin vadettiği hiçbir reformla yetinmeyen, tatmin olmayan ve kapitalizmin tamamen yıkılmasını hedefleyen isyankâr bir teori bütünlüğü. Dolayısıyla, kadınların kurtuluşu ve toplumsal cinsiyet adaleti savaşındaki en önemli silahlarımızdan birisi yine Marksizm.

Bu yüzden, dogmanın ezberci papağanları değil de ayakları yere basan devrimcilersek, Marksizm tarihinin dikkate almamız gereken iki – karşılıklı olarak çelişkili – yönü vardır. Birincisi, Marksizm adı altında toplumsal cinsiyet adaletinin devrimci davasına verilen zarar. İkincisi, Marksist anlayış adına yapılan birçok tarihsel hataya rağmen, kapitalizmdeki ezilmeyi anlamak ve kapitalizmin yok edilmesine dair ipuçları bulmak için hâlâ en iyi yol olarak marksizmin karşımızda duruyor olması.

Marksist Kuram

 

Marx’ın kapitalizm analizinin merkezinde, tamamlanmamış muazzam bir içgörü vardır. Kapital’in birinci cildinde Marx, emek gücünü veya emek kapasitemizi, kapitalistin sistemi harekete geçirmek ve çalışır durumda tutmak için ihtiyacı olan “özel meta” olarak tanımlar. Marx, emek gücümüzün “bir değer kaynağı olmak gibi özel bir niteliğe” sahip olduğunu, o emek gücü ile kapitalizm için meta ve değer yarattığımızı söyler. Artı-değerin kapitalistler tarafından tahsis edilmesi, onların egemenliğinin kaynağıdır. O halde emek gücümüz olmasaydı, sistem çökecekti.

Ancak Marx, hikâyenin geri kalanında rahatsız edici bir şekilde sessizdir. Eğer emek gücü değer üretiyorsa, emek gücünün kendisi nasıl üretiliyor? Elbette işçiler, sırf kapitalistler onların emek güçlerini satsın diye hazır ve nazır bir şekilde yumurtadan çıkmıyorlar.

Bu noktadan sonra; Lise Vogel, Martha Gimenez, Johanna Brenner ve daha yakın zamanda Susan Ferguson ve David McNally gibi Marksist akademisyenler, Marx’ın dönüştürücü ama tamamlanmamış içgörüsünü kavrayarak daha da geliştirdiler. Bu kapsamda, yaşayan bir gelenek olarak adlandırılan Marksist geleneğin doğasında var olan potansiyeli ve yaratıcılığı hatırlamak bizim için önemlidir. Zira bu nitelik, yeni nesil Marksistlerin eleştirel yaklaşımına ve kuramı ötesine taşımalarına olanak sağlar.

Bahsettiğimiz akademisyenler, Kapital’in yakından bir incelemesinden yola çıkarak kapitalist sisteme dair önemli bir çıkarıma varıyorlar. Emek gücümüzün bizzat kendisi, aile dediğimiz kan bağına dayanan yerde, kapitalist üretimin dışında üretilen ve yeniden üretilen bir şeydir. Vogel, sınıf savaşı ve kadının ezilmişliği arasındaki ilişkiyi bir paragrafla şöyle anlatıyor:

Üretim koşulları üzerindeki sınıf mücadelesi, sömürüye dayalı toplumlarda toplumsal gelişimin temel dinamiğini temsil eder. Bu toplumlarda, iş gücü fazlası egemen sınıf tarafından tahsis edilir ve üretim için vazgeçilmez koşul, iş gücü sürecine adanmış doğrudan üreticilerden oluşan bağımlı sınıfın yenilenmesidir. Genellikle, bu sınıfın yenilenmesi için ihtiyaç duyulan yeni işçilerin çoğu, yeni nesille beraber temin edilir.  Bu nedenle, kadınların çocuk sahibi olma kapasitesi sınıflı toplumlarda kritik bir rol oynar …. Üst sınıflarda … kadının ezilmişliği, mülkiyetin devamlılığı ve mirası üzerindeki rollerinden kaynaklanır … Alt sınıflarda … kadının ezilmişliği … kadınların, üretimin yanı sıra, doğrudan üreticileri yenileme sürecine de katılımlarından kaynaklanır. [Vogel, Marksizm ve Kadının Ezilmişliği (Marxism and the Oppression of Women)]

Bu esasen Vogel ve daha sonraki Marksistlerin “toplumsal yeniden üretim kuramı” olarak adlandırdıkları teorinin temel iddiasıdır. Meg Luxton’un dediği gibi, toplumsal yeniden üretim kuramı, “mal ve hizmet üretiminin ve yaşam üretiminin ne şekilde bütünsel bir sürecin parçası olduklarını” ortaya koyar. Kayıtlı ekonomi mal ve hizmetlerin üretim yeridir. Kayıtlı ekonominin dışı ise, mal ve hizmetleri üreten emekçilerin üretildiği yerdir.

Emek gücü, ekseriyetle birbirine bağlı 3 süreçle yeniden üretilir:

  1. İşçiyi üretim sürecinin dışında yenileyen ve işe dönmesini sağlayan faaliyetlerle. Bu faaliyetler; gıda, uyumak için bir yatak gibi birçok şeyin yanı sıra, insanı hayatta tutan ruhsal tarafların gözetimini de kapsar.
  2. İşçi olmayanları üretim süreci dışında muhafaza eden ve yenileyen faaliyetlerle. Mesela; çocuklar ve yaşlılık, sakatlık, işsizlik gibi nedenlerle iş gücü dışında kalan yetişkinler gibi gelecekteki veya geçmişteki işçiler.
  3. Yeni işçilerin yeniden üretimiyle yani çocuk doğumlarıyla.

İşçileri yeniden üretiyor olmalarından dolayı kapitalizmin temelini oluşturan bu faaliyetler, hane ve toplum içindeki kadınlar ve erkekler tarafından sistem için tamamen ücretsiz olarak yapılmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nde, kadınlar hâlâ bu ev içi emeğin orantısız yükünü taşımaktadır.

2012 yılında yapılan bir araştırmaya göre, ABD’li kadınlar 2010 yılında, haftada 25,9 saat ücretsiz ev içi iş yaparken erkekler ise 16,8 saat yapıyor. Yani arada 9 saatten fazla fark var. Anket; çocuk bakımı, yemek pişirme, alışveriş, ev işleri, bahçecilik gibi endekslenebilir görevleri kapsıyor.

Forbes dergisine göre, ödenmeyen ev içi işler GSYİH’nin ölçümlerine dahil edilmiş olsaydı, “2010’da GSYİH’de yüzde 26 oranında artış yaşanırdı.” Ancak, hiç kuşku yok ki hane içinde çalışan ya da çalışmayan kişilerin ruhsal bakım ve desteği gibi endekslenemeyen ek görevleri de bu listeye eklemek zorundayız. Zor bir iş gününün ardından bir çocuğu yatıştırmak zorunda kalan ya da yorucu bir vardiyadan sonra yaşlı ebeveyne bakacak olan herkes, görünüşte maddi olmayan görevlerin ne kadar mühim olduğunu bilir.

Toplumsal yeniden üretim kuramının en önemli içgörüsü, kapitalizmin üretim alanını ve yeniden üretim alanını başarılı (tabi eşitsiz) bir şekilde bütünleştirebilen üniter bir sistem olduğudur. Böylece bir alandaki değişiklikler diğerinde dalgalanmalar yaratır. Düşük ücretler ve iş yerinde neoliberal maliyet düşürme önlemleri, hane içinde haciz ve aile içi şiddet yaratabilir.

Neden en önemli içgörüsü budur diyoruz? Çünkü bu, meselemize hakiki bir tarihsel içerik katıyor: (a) bir “işçinin” kim olduğu ve (b) işçinin sisteme karşı ne şekilde savaşabileceği. En önemlisi bu kuram, kayıtlı ekonomide veya onun dışında yaptığımız toplumsal cinsiyet hakları kazanımlarının yalnızca geçici olabileceğini, çünkü kadının ezilmesinin maddi temelinin bir bütün olarak sisteme bağlı olduğunu anlamamıza yardımcı oluyor. Baskının sona ermesi ve özgürleşme ile ilgili konuştuğumuzda, eş zamanlı olarak sistemin sona ermesiyle ilgili de konuşmak mecburiyetindeyiz.

Üretim Alanının Önemi

Eğer kadınlar kapitalizme ana desteği ödenmeyen emekleri yoluyla iş yerlerinin dışında sağlıyorlarsa bu, iş yerleri ile ilgili meseleler erkeklerin sorumluluğunda mı demek oluyor?

Gözlerimiz 19. yüzyıldan fırlamış, elinde çekiçle iş tulumunu kuşanmış beyaz bir erkek arıyorsa, ABD iş gücü piyasasının şu anki haline daha dikkatle bakmakta fayda var.

ABD’deki kadınların büyük çoğunluğu yaşamak için çalışmak zorunda. Demek ki kadınlar emek güçlerini piyasada satmak ve işçi olmak durumundalar. Kadınlar ABD iş gücünün yarısını, tam olarak yüzde 47’sini oluşturuyor. Çalışan evli annelerin oranı 1968’de yüzde 37’den 2011’de yüzde 65’e yükseldi. Bu yıl yayınlanan bir Pew Research çalışmasına göre, 1960’lı yılların yüzde 11’ine kıyasla bugün, Amerikalı annelerin yüzde 40’ı aileyi geçindiren kişi konumunda.

ABD genelinde sendikaya üye olma oranları düşük olmasına rağmen sendikalı kadınların sayısı sendikalı erkeklerin sayısından çok geride değil. ABD İşçi İstatistikleri Bürosuna göre, durgunluktan bu yana sendika üyeliğindeki ciddi düşüşten sonra bile 2012 rakamları sendika üyelik oranının erkekler için yüzde 12, kadınlar için yüzde 10,5 olduğunu gösteriyor. Bu bulgular aynı zamanda, siyahi işçilerin; beyaz, Asyalı ya da Latino işçilere göre sendikaya üye olma olasılıklarının daha yüksek olduğunu gösteriyor.

Dolayısıyla, kadın sorununun kapsamının; yalnızca kadınların deneyimleri, ev içinde katlandıkları şeylerden (cinsel şiddet, üreme sağlığı, çocuk bakımı, vb.) ibaret olduğunu veya üretim alanının dışında olduğunu iddia etmek kesinlikle yanlıştır. Ücretler, iş yerleri, iş gücü örgütlenmesi ya da emek mücadelesi hakkında her tartışma kaçınılmaz bir şekilde toplumsal cinsiyete dairdir.

Ancak, kadınlarla ilgili son gündemlere damgasını vuran tamamen çelişkili iki akım var. Biri, kadınların büyük çoğunluğunun katlanılamayacak derecede yoksullaşması; diğeri ise muazzam müreffeh ve farklı etnik kökenlerden bir üst sınıf kadın grubunun yükselişidir.

En büyük 10 düşük ücretli iş kategorisindeki işçilerin dörtte üçünden fazlası kadın, bu kadınların üçte birinden fazlası ise beyaz olmayan kadınlarlardan oluşuyor. Daha önce bir yazımda belirtmiştim: ABD; dünyada ücretli doğum izni olmayan dört ülkeden biri ve bu, kadınların hem çalışıp hem çocuk sahibi olmalarını çok zorlaştırıyor. Dahası, ABD’li işçilerin üçte biri ücretli hastalık iznine erişemiyor ve sadece yüzde 42’si kişisel izne sahip. Sendika aktivistleri çok doğru bir noktaya dikkat çekiyorlar:

Emekçilerin grip salgını sırasında hastalık izni alamaması halk sağlığını nasıl etkiliyor? Hasta bir çocuğa kim bakıyor? Kim evde akşam yemeğini hazırlıyor ve ev ödevlerine yardım ediyor? Kim hasta, yaşlı bir ebeveyn için zamanını ayırıyor?

Kadınlar, evdeki ücretsiz emek yükü ile iş yerinde tam zamanlı ücretli iş yükünü hangi şartlarda dengeleyebilirler? Tabi ki dengeleyemezler.

1990 yılında ABD’de, kadınların iş gücüne katılımı yüzde 74’tü ve bu oranlarla ABD, 22 gelişmiş ülkesi arasında altıncı sırada oluyordu. 90 sonrası yirmi yılın neoliberal politikaları sayesinde ise kadınların katılımı sadece yüzde 75,2’ye yükselirken, diğer sanayileşmiş ülkelerde yüzde 67’den yüzde 80’e yükseldi.

Çalışan annelerin yalnızca yüzde 9’u 50 saatin üzerinde çalışabiliyor. Bunun bir sebebi; kadınların part-time çalışmaya zorlanmaları, bir diğeri ise ev içi emeğin cinsiyetçi doğasının bütün işleri kadınların omuzlarına yüklemesi.

Beraber basit bir hesaba bakalım. Sosyologlara göre, ortalama bir işe gidiş-geliş saatiyle haftada 55 saat çalışan bir annenin, 5 iş günü boyunca 8: 30’da evden çıkması ve 20: 30’da geri dönmesi gerekiyor.

İnternet muazzam hizmetler sunuyor, evet; ancak çocukların hâlâ okuldan alınmaları ve canlı bir insan tarafından beslenmeleri, aynı şekilde yaşlıların da bir insan tarafından bakılmaları gerekiyor. Çoğu durumda, ABD’de bu işleri yapan kişiler kadınlar olmaya devam ediyor.

Yukarıda bahsettiklerimizden şu çıkıyor: iş yeri ile ilgili herhangi bir mesele, kadınlar ve toplumsal cinsiyetle direkt bağlantılıdır. İş yerlerinin idare edildiği politikalar hem işte hem de evde kadınları fazlasıyla etkiliyor. Peki, bizler ne için mücadele etmeliyiz? Düşük ücretli ekonomideki erkeklerle eşit ücret için mi mücadele etmeliyiz? Bakıcılık yükümüzü hafifletecek evrensel sağlık hizmetleri için mi mücadele etmeliyiz? “Kadın” olarak mı, yoksa “işçi” olarak mı mücadele etmeliyiz?

Son zamanlarda medyada kadın hakları için mücadele eden laf sakınmaz bir kadın grup ortaya çıktı. Bu kadınlardan biri, Joan C. Williams, sınıf ve toplumsal cinsiyet konusundaki çalışmaları okunması gereken donanımlı bir sosyolog. Ancak son zamanlarda hayal kırıklığı yaratan bir tespitte bulundu: “yönetici feminizm, istop etmiş toplumsal cinsiyet devrimini hemen başlatmak için ihtiyacımız olan şeydir.” “Yönetici feminizm” ile kastettiği, kelimenin tam anlamıyla büyük çok uluslu şirketlerin genel müdürlerinin “feminizmi”dir. Williams, Sheryl Sandberg ve Princeton profesörü Anne Marie Slaughter’ı bu “öncü feminizmin” liderleri olarak görür.

Bir avuç kadın tarafından şirketlerin yönetim kurulu toplantı odalarının kasıp kavrulmasını seyretmek birçokları için zevkli olabilir. Bu yönetim kurulu odaları ve bitişik golf sahaları yüzyıllardır üst sınıf erkek ayrıcalığının kaleleri olmuştur. Ancak burada çok temel bir soruyla karşılaşıyoruz. Toplumsal cinsiyet hakları, onları sınıf sorunundan kopardığımızda neye dönüşür? Ya da kadın CEO’lar tüm kadınların çıkarı için mücadele eder mi?

Kadınların çoğunluğunun çıkarlarını daha da ileriye taşıyacak en iyi politikalar, bir üretim sistemi olarak kapitalizmin kârlarını kesintiye uğratan politikalarla aynıdır.

Örneğin ücretsiz evrensel sağlık hizmetleri sayesinde ücretli istihdamda olsun ya da olmasın her erkek, kadın ve çocuk ücretsiz tıbbi bakım alabilecek. Bu hizmetler, işsiz bir kadının çalışan partnerine bağımlılığını azaltacaktır. Ayrıca, kadının ailesinin sağlığı ve bakımı için destek vermesi bir yana, kadınların üreme sağlığı ve seçimleri üzerinde söz hakkını garantileyecek. Kadınlar, ne zaman çocuk istediğine ya da isteyip istemediğine bile karar verebilecek ve yaşlanan aile bireyleri için ücretsiz yardım alabilecek. Böylece evde harcadığı emeği büyük ölçüde azaltabilecek.

Ancak ilaç endüstrisi, bu taleplere karşı dişini tırnağına takarak savaşacak milyar dolarlık bir endüstri. Benzer şekilde, kadınlar ekonominin en düşük maaşlı çalışanları olduğundan, tüm işçilerin makul bir ücret alması kadınların menfaatinedir. Bu noktada, bir kez daha kapitalizmin kârları ile kıran kırana bir savaş için karşı karşıya geliyoruz

Sheryl Sandberg gibiler kendi sınıflarının silahşörleridir aslında. Bunu, kadın hakları dilini kullanarak yapıyorlar ancak sadece kendi sınıflarının menfaatine olan bir sistemi güçlendirmek için. Sandberg, bir kamuoyu baskısıyla mecbur kalmadan önce kendi stajyerlerinin ücretlerini bile ödemeyen bir milyoner.

Bu yeni nesil kadın CEO’ların verdiği mesajın özeti şu: iş sahibi olmak ve daha sıkı çalışmak kadınları özgürleştirecek.

Kadınlar için ekonomik bağımsızlığın zor kazanılmış bir hak olduğu ve sürekli bir mücadeleyle güçlendirilmesi gerektiği kesinlikle doğrudur. Bu nedenle, Nadezhda Krupskaya gibi erken Marksistlerin yazılarında, kadınların üretim alanındaki çalışmalarına ve çalışmanın özgürleştirme potansiyeline güçlü bir vurgu yapılır.

Ancak ekonomik “bağımsızlık”, Sheryl Sandberg’e Burger King’de çalışan anneye göre daha çok yakışıyor. Çünkü Sandberg’in kapitalizmde patron olarak rolü denetlemek fakat işçi annelerin rolü bunun tam tersi. İkinci hikâyede kadının çalışıyor olması partnerinden sınırlı bir ekonomik bağımsızlık kazanmış ancak piyasanın kaprislerine tamamen bağımlı kalmış olduğunu gösteriyor.

Sandberg, kadınların ödül toplamak için daha fazla çalışmasını öğütlerken belirli bir sınıftan olan kadınlara yani kendi sınıfına sesleniyor. Bu kadınlardan, kendi sınıflarındaki erkeklerin elindeki kontrolü söküp almalarını isterken kadınların çoğunluğunun ödenen ve ödenmeyen emeği ile işleyen bu sistemi ayakta tutmaya gayret ediyor.

Nitekim, Karen Nussbaum gibi akademisyenler şunu savunuyor: Sistem, üst sınıftan kadınlar için küçük alanlar yarattı ki kadınların çoğunluğunun emek ile olan ilişkilerini dönüştürecek daha derin kurumsal değişimleri bertaraf edebilsin:

Çalışan kadınların artan taleplerini frenlemek için işverenler bazı kadınlar için fırsatlar yaratmış, üniversite mezunları için profesyonel ve yönetimsel iş pozisyonları açmış ancak tüm kadınlar için işleri iyileştirecek kurumsal değişiklik taleplerine karşı direnmiştir. İş gücünün her iki ucundaki kadınlar, eşit ücret ve iş-aile politikaları ile ilgili ortak kaygıları taşımaya devam ettiler. Ancak iki grubun koşulları değiştikçe sorunların yoğunluğu değişti. İşverenler bir emniyet subabı oluşturmuşlardı. Banka uzmanı olan üniversite eğitimi almış kadınlar şube müdürü oluyordu, yayın şirketlerindeki büro çalışanları editör oluyordu. Yönetici veya profesyonel olan kadınların yüzdesi 1970 ile 2004 arasında iki katına – yüzde 19’dan 38’e – çıkıyordu. (Nussbaum 2007: 165)

Toplumsal cinsiyet mücadelesinin sınıf savaşıyla aynı şey olduğunu söylemek indirgemeci bir yaklaşım. Ancak şunu söylemek gerek: (a) Lise Vogel’i takiben, sınıf savaşı toplumsal gelişimin “merkezi dinamiğini” temsil eder ve (b) toplumsal cinsiyet ilişkilerinde köklü bir değişikliğin önüne geçmek kapitalizmin çıkarınadır. Çünkü toplumsal cinsiyette yaşanacak köklü değişiklikler son kertede kârı etkileyecek, kapitalisti zarara uğratacaktır.

Yeniden Üretim Alanının Önemi

O halde, üretim alanında kadın hakları için mücadele etmek ancak emek örgütlenmelerimiz vasıtasıyla olabilir. Sendikaların kürtaj hakkı, eşit ücret ve homofobiye karşı savaştığı yani emek mücadelesinin esin kaynağı olduğu dönemler vardır.

Fakat işçi sınıfı sadece iş yerinde çalışmaz. Bir kadın işçi evinde uyur, çocukları parkta oynar, mahalle okuluna gider ve bazen kadın işçi, emekli annesinden mutfakta yardım ister. Başka bir deyişle işçi sınıfının yeniden üretiminin temel yükümlülükleri hep iş yerlerinin dışında gerçekleşir

Bu işleyiş mekanizmasını en iyi kim kavrar? Kapitalizm. Bu yüzdendir ki kapitalizm, üretim alanındaki savaşı kazanmak için toplumsal yeniden üretim alanına acımasızca saldırır. Bu yüzden kamu hizmetlerine saldırır, bakım hizmeti yükünü bireysel ailelerin üstüne yıkar, sosyal bakım hizmetlerini keser. Yani tüm işçi sınıfını savunmasız hale getirmeye ve iş yerlerine doğrulttuğu vahşi saldırılara karşı işçi sınıfının direngenliğini kırmaya çalışır.

Bu işleyişi çok iyi kavrayan bir diğer unsur kimdir? Devrimci Marksistler. Bu nedenle eğitim kurumlarının özelleştirildiği kamusal alanı, kadınların şiddete maruz kaldığı evleri kapsayan yeniden üretim alanı ile haklarımız ve daha yüksek ücretler için mücadele ettiğimiz üretim alanı arasındaki bağlantıyı kuracak olan bizleriz. 

Bahsettiğimiz köprüyü iki şekilde kuruyoruz. İlk olarak Marksist teori aracılığıyla tek sistemin “iki alanı” arasındaki analitik bağlantıyı sağlıyoruz, ikinci olarak mücadelenin tüm iş yerlerine yayılmadığı durumda ezilenlerin kürsüsü olarak hareket ediyoruz. Çünkü işçi sınıfının yeniden üretim alanında mücadele veremeyeceği kesinlikle yanlıştır. Ancak, sisteme karşı zaferini sadece üretim alanında kazanabileceği doğrudur.

İşçi sınıfı tarihindeki en büyük kavgaların bazıları üretim alanı dışında başlamıştır. Modern dünyanın en önemli iki devrimi olan Fransız ve Rus Devrimleri, kadınların önderliğindeki ekmek ayaklanmalarıyla başlamıştır.

Kapitalizmi, üretimin, toplumsal yeniden üretim tarafından sürdürüldüğü bütünsel bir sistem olarak görmek gerekir. Böylece, mücadele edenler her iki alandaki siyasi kavganın ehemmiyetini ve bu mücadeleleri birleştirmenin mecburiyetini daha kolay kavrasınlar.

Üreme hakları örneğini ele alalım, doğrudan iş yeri mücadelesi olmayan ancak günümüzün önemli mücadele noktalarından biri. Peki, üreme hakları sadece kadınların kürtaj ve doğum kontrol yöntemlerine erişme yeterlilikleri ile mi ilgili?

Aslında, üreme hakları üreme adaleti olarak adlandırılmalıdır. Kadınların seçme hakkı sadece çocuk sahibi olup olmama seçimini değil, aynı zamanda çocuk sahibi olma hakkı ile de ilgilidir.

Afrika kökenli ve beyaz olmayan diğer Amerikalı kadınların tarihi, devlet tarafından zorla kısırlaştırma işlemleriyle kana bulanmış bir tarihtir. 1960’lar boyunca Illinois, Iowa, Ohio, Virginia ve Tennessee eyaletleri, refah adı altında siyahi anneler için zorunlu kısırlaştırma yasalarını uyguluyordu. Doğum kontrol ilacı Norplant ilk kez piyasaya sürüldüğünde, Philadelphia Inquirer’da bir editör, bunun Siyah sefaletine karşı bir çözüm olduğunu ileri sürüyordu. Benzer bir felakete, Porto Riko’da kadınlar da maruz kalmıştı. ABD endüstrisi, 1930 ve 1940’larda “Bootstrap Operasyonu” adı altında ucuz iş gücü arayışı için adaya gittiğinde, birçok fabrikanın içinde kadın işçiler için doğum kontrol klinikleri işletildi ve bazıları kısırlaştırılmamış kadınları işe almayı reddetti.

Dahası, üremeye dair seçimlerimiz yalnızca yumurtalıklarımız üzerindeki kontrolümüz ile ilgili değildir. Bu kontrol hayatımızın tamamıyla ilgilidir: çocuk sahibi olup olmamak, ne zaman ve kaç çocuğa sahip olmak, onlara bakmak için zamana sahip olmak, çocukları gönderebileceğimiz devlet okullarının olması, çocukların ve babalarının parmaklıklar ardında olmaması ve en önemlisi, tüm bu şeyler hakkında karar verebilmek için yeterli ve iyi bir ücret almak.

New York Times bu hafta yayınladığı bilgilere göre, 2007’den 2011’e kadar doğurganlık oranında yüzde 9’luk bir düşüş olmuş. Demograflar bu düşüsün sebebinin, “ekonomik durgunluğun ardından Amerikalıların ekonomik koşulları hakkında daha az güvende hissetmeye başlamaları” olduğunu söylüyorlar. Başka bir deyişle Times, kadınların çoğunun, çocuklarını beslemek ve büyütmek için yeterli ekonomik araçlara sahip olduklarını hissettiklerinde, çocuk sahibi olmayı seçtiklerini fark etmiş!

Dolayısıyla üreme sorunu toplumumuzun en temel sorunlarına bağlıdır: Kim, kim için ne kadar emek verir.

Kapitalizme Karşı Bütünlüklü Bir Mücadele

Neoliberal krizin bu özel anında toplumsal cinsiyet, sermaye tarafından sınıf mücadelesine karşı bir silah olarak kullanılıyor. Kuruluşların önde gelenleri tarafından tekrarlanan tecavüz savunması, üreme haklarına vahşi saldırı ve büyüyen transfobi, kapitalizmin hem iş yerinde hem de evde işçi sınıfına saldırarak ekonomik krizi çözme girişimlerinin farklı tezahürleridir.

Marksist devrimciler olarak çözümümüz, sadece sınıf mücadelesinin önemi hakkında atıp tutmak değil, aynı zamanda kayıtlı ekonominin mücadelelerini onun dışında olan mücadelelerle birleştirmektir. Bunun gerçekleşmesi için ezilen kimliklerle olan ‘tartışmayı kazanmak’ çok mühim değildir. Aksine, evde ve iş yerinde en uzlaşmaz şekilde mücadele edenler olarak güvenlerini kazanmamız daha önemlidir.

Bu yüzden yüksek ücretler için savaştığımız örgütlerimizde (örneğin işçi sendikalarımız) üreme adaleti sorununu gündeme taşımalıyız. Aynı şekilde cinsiyetçiliğe ve ırkçılığa karşı savaştığımız örgütlerimizde ise ücret sorununu gündeme taşımalıyız.

Bu köprüyü kurmak için iş yerlerimizde, kampüslerimizde ve sokaklarımızda asi kadınlardan ve erkeklerden oluşan bir nesile ihtiyacımız var. Devrimci Marksizmin gerçek geleneği budur.