Kapitalizmin şımarık çocuğu neoliberalizm, yıllar yılı “yeniden üretimin” maliyetlerini kıstıkça, yeniden üretimi değersizleştirmeye, görünmez kılmaya, onları özel sorunlar alemine defetmeye çalıştıkça bugünün krizi kaçınılmaz olmuştur. İşte bugün, pandemi kriziyle karşımıza çıkan dünya tablosu, çok daha katmanlaşmış biçimde yeniden üretim sürecinin sınıfsal ve ataerkil hatlarını ortaya koymaktadır. Kriz tüm cüssesiyle “yeniden üretime” çöreklenmiştir.

 

Toplumsal Yeniden Üretim, Kriz ve Siyaset

Ebru PEKTAŞ                                                                                                                       

Dünyamız sıra dışı bir tarihsel dönemden geçiyor. Salgınla birlikte baş gösteren çok boyutlu bir krizin içindeyiz. Ancak bu krizin çarpıcı yanı özellikle kapitalist üretimin ve emek sürecinin dışında kalan, genişçe bir toplumsal yaşamın neoliberal modelde ne hale geldiğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermesidir.

Kar odağının dışında kalan “koruyucu sağlık” pratiğinin yokluğundan basit tedbirlerin bile organize edilemeyişine hemen her ülkede yaşanan fakr-u zaruret manzaralarının son derece sansasyonel olduğu kabul edilmelidir.  Uzay çağı, bilgi ve yoğun teknolojili iletişim toplumu iddialarının ortasında, insanlığın temel organize olma becerilerini bile sergileyemeyecek kadar donanımsız bırakıldığı açığa çıkmıştır.

Donanımsızlık en çok da neoliberal politikaların piyasanın insafına terk ettiği sağlık hizmetinde, kentin bayındırlık hizmetlerinde ve bakım emeğinin çeşitli kollarında kendini göstermiştir. Evdeki bakım emeğinin; hiyen, gıda temini, hasta ve çocuk bakımı gibi temel unsurları belki de hiç gündeme gelmediği kadar önemli hale gelmiştir. Kadınların ev içindeki karşılıksız emeği bir yanda ikiyüzlü biçimde yüceltilirken diğer yanda yeniden üretim sürecinin yıllar yılı izlenen politikalarla nasıl da kadınlara yıkıldığı gözlerden uzaklaştırılmıştır.

Ev içi emekçiden, sağlıkçıya, sokağı temizleyenden, yaşlı ve çocuk bakıcısına medeniyetimizin üstünde yükseldiği “bakım ordusu” bir nebze de olsa görünmezlik kalkanından sıyrılmıştır. Kapitalizmin tüketim odaklı yabancılaşmış insanı, temiz bir çevrede yaşamanın, su ve doğa kaynakların korunmasının, ekosistem dengesinin önemini düşünmek durumunda kalmıştır.

Bakmanın, iyileştirmenin, beslemenin, büyütmenin, ilgilenmenin, dayanışmanın kısacası “yaşamı var etmenin”, yeni bir etiği, yeni ideolojik-kültürel aparatları ve hatta yeni bir siyasal mücadele hattını davet ettiği salgın koşullarında daha da netleşmiştir.

Tüm bunların sınıf politikası için ne anlama geldiği bellidir. İşçi sınıfının üretimden gelen gücünün yeniden üretimdeki büyük, devasa potansiyelle birleştirilmesi; yeniden üretimin tam da olması gerektiği çarkın dişlilerinden biri olarak direniş mevzisine dönüştürülmesi gereklidir. Nasıl ki sermaye için artı değer maksimizasyonu üretim ile yeniden üretim arasındaki hattı boylu boyunca kat ediyorsa, işçi sınıfı ve ezilenler için de aynı hattın bütünü mücadele ölçeğidir.

Ne var ki aslında yılardır izlenen politikalarla çok da netleşmiş olan bu “üretim ve yeniden üretim bütünlüğü” içinde yeniden üretim, sosyalist hat içinde gölgede kalmıştır. Diğer bir deyişle “yeniden üretimdeki” devasa dönüşüm sınıf politikasının merkezi hattı içine girememiştir.

Tüm bunlara bakıldığında aslında güncel mücadele stratejilerini de hesaba katan temel ve tarihsel bir sorgulama önümüze çıkmaktadır.

Burjuva toplumu için Marksist ifadesiyle “emeğin yeniden üretim süreci” dediğimiz alan tarihsel olarak ve günümüzün neoliberal döneminde nasıl bir konum almıştır? Tüm bunlar bugünün salgın koşullarında sınıf siyasetine ve toplumsal cinsiyet mücadelelerine nasıl tercüme edilmelidir?

Üretim ve Yeniden Üretimin Bütünsel Hattı

Kapitalist toplumda bir işçinin emek sürecine dahil olabilmesini sağlayan toplumsal/bireysel koşulların tümü “emeğin yeniden üretim sürecinin” konusudur. Kabaca ifade etmek gerekirse, işçinin beslenme, barınma, sağlığını muhafaza etme, dinlenme, eğlenme, sosyalleşme gibi uğraşlarının tamamı onu emek süreci için hazırlar.

Üretim ile yeniden üretimin mekan ve zaman olarak ayrışması ise tarihsel olarak görece yeni bir olgudur. Zira kapitalizm öncesi üretim tarzlarında bu ikisi çoğunlukla iç içe geçmiştir. Kapitalizmle birlikte üretim ve yeniden üretim etkinliklerinin ayrışması yıllar içinde kalıcılaşmış aradaki maddi bağ görünmez hale gelmiştir. Bu ayrışma zaman ve mekan olarak bir uçta işyerinin, fabrikanın, atölyenin diğer uçta ise evin, mahallenin, yaşam alanlarının olduğu yeni bir toplum biçimi yaratmıştır.

Kapitalist için başlangıçta önemli olan fabrika ya da işyeridir. Özgür emekçi fabrikanın, üretimin dışındaki yaşamında özgürdür nihayetinde. Kentleşme ve proleterleşme arttıkça fabrikanın dışının da düzenlenmesi, kentlerin bayındırlık hizmetlerinin kurulması, sağlıklı yaşam alanlarının dizayn edilmesi, eğitimin, ulaşımın sağlanması, dinlenme-eğlenme mekanlarının oluşturulması ölümün kol gezdiği işçi sınıfı kentleri için bir zorunluluk halini almıştır.

Yeniden üretimin krokisi sınıf mücadelelerinin de izlerini taşıyarak on yıllar yüzyıllar içinde şekillenmiştir. Buna karşın kroki ne kadar gelişirse gelişsin, yaşam faaliyetlerinin büyük kısmının içinde gerçekleştiği konutların içinde, “karşılığı ödenmeyen emek” olarak kadın emeği aynı kalmıştır. Kadının ev içindeki emeği ile işçi ailesinin üretim sürecindeki emeği arasındaki bütünlük ilki aleyhine bozulmuştur. Üretim ile yeniden üretimdeki ayrışma “ev içi emeği” değersizleştirmiş, piyasanın görünmez “proleter bakıcı ve yetiştiricileri” olarak kadınlar sermayenin kar düzenine yedeklenmiştir. İşçi sınıfı ailesindeki ev içi cinsiyetçi iş bölümü, yeniden üretimin maliyetini düşürerek bir “direnme mevzisi” olarak kalıcılaşmıştır.

Biraz daha açalım.

Evet, öncelikle sınıflı toplumlar tarihi boyunca kültürü de arkasına alarak biriktire biriktire, süze süze ortaya çıkmış cinsiyetçi bir iş bölümü var. Bin yıllar boyunca kadınlar sözgelimi evin içindeki her şeyle ilgili muazzam bir kültür biriktirdi. Ekmek yapmak, çocuk bakmak, hijyeni sağlamaya dönük her türlü pratik, kış için konserveler yapmak, sebzeleri kurutmak, turşular, reçeller yapmak, hastaları iyileştirmek vs. bunlar hep “kadın işi” oldu. Ancak bu işlerin kadının insandan sayılmadığı tarihlerde bile hep bir değeri, toplumsal önemi vardı. Kadın, kendisi olmasa bile işi değerli bir toplumsal “varlıktı”.

Büyü kapitalizmle bozuldu. Kapitalizm yalnızca “dinsel tutkuların, şövalyece coşkunun, dar kafalı duygusallığın en ilahi vecde gelmelerini” değil, bir o kadar kadınlığın yüzyıllardır biriktirdiği kültürü de “bencil hesapların buzlu sularında boğdu”. Ev ile işyerinin ayrılması ve evin “ekonominin dışına” ötelenmesi bu kültürün değersizleşmesinin altyapısını oluşturdu.

Kapitalizm, eve ait kültürü duygusal değerinden, ritüelinden soyutlayıp cam kavanozlara, plastik kâselere, pet şişelere tıkıştırdı.  Böylelikle bir yandan “kadın işini” alınıp satılabilir bir metaya dönüştürürken aynı hızla evdeki kadınları “emeğin yeniden üretim sürecinin” maliyetini düşüren, değersiz ve bedelsiz işlerin eklentisine indirgedi.(1)

Engels’in şu sözleri özel alana havale edilerek değersizleştirilen kadın emeğini oldukça iyi nitelemektedir:

“Çocuklarıyla birlikte birçok evli çiftleri kapsayan eski komünist ev ekonomisinde, kadınlara bırakılan ev yönetimi, tıpkı erkekler tarafından yiyecek sağlanması gibi, toplumsal zorunluluk taşıyan bir kamu işiydi. Ataerkil aile ve ondan da çok monogamik bireysel aileyle birlikte her şey değişti. Ev yönetimi, kamusal niteliğini yitirdi. Bu iş artık toplumu ilgilendirmiyor; bir özel hizmet haline geldi; toplumsal üretime katılmaktan uzaklaştırılan kadın, bir baş hizmetçi oldu.” (2)

Karşılığı Ödenmeyen Emek ve Toplumsal Proletarya

Marksizm ‘yeniden üretim’ kavramıyla kadının ailedeki köleleştirmesinden bahsetse de ‘karşılığı ödenmeyen emek’ olarak kadın emeği ile ilgili daha ayrıntılı tartışmalar ’60’lı yıllardan beri yürütülmektedir ve bu anlamda yeni olduğu söylenebilir.

Gülnur Acar Savran, ev emeğinin tanımlanmasına ilişkin oldukça berrak bir girizgah oluşturmuştur. Kadınların görünmeyen emeği, cinsiyete dayalı iş bölümü ve toplumsal cinsiyet ilişkileri çerçevesinde harcanan bir emek biçimidir ve patriarkal yapının en temel dayanaklarından biri olarak nitelendirilebilir.

“Bu emek görünmeyen emektir, çünkü birincisi doğallaştırılmış emektir. Ev içi, aile, özel alan ve bu alandaki cinsiyetçi iş bölümü, patriarkanın modern biçimi olan kapitalist patriarka çerçevesinde, toplumsal-olmayan dolayısıyla da “doğal” bir alan olarak kurulur. (…) Bu emeğin görünmeyen emek olmasının ikinci nedeni, onun miktarını da gizleyen ev içi çalışma düzenidir. Ev içinde yapılan işlerin belirlenmiş mesai saatleri yoktur. Bu düzende, çalışmayla dinlenmeyi, iş zamanıyla boş zamanı, iş yapmakla sevgi paylaşmayı ayrıştırmak neredeyse olanaksızdır; tersine iç içedir bunlar. Böyle olunca da neyin emek harcama, neyin sevgi ve şefkat gösterme, neyin çok sıklıkla şiddet tehdidi karşısında zorunluluktan yerine getirilen görevler, neyin gönülden yaşamı paylaşma olduğu görünmez. Üçüncüsü ve en önemlisi, karşılıksız olduğu için görünmezdir bu emek. Kadınlar ücret karşılığı başka bir işte çalışsalar da, tam zamanlı ev kadınlığı yapsalar da, çocukları, kocaları ve kocalarının yakınları için harcadıkları bu emek karşılıksız emektir.” (3)

Bu doyurucu tanımlama içinde ev emeği artık özgün bir yere oturmaktadır. Bu anlamda tarımda ücretsiz aile işçiliği yapan, kentte ise esnaf ailesinin küçük işletmesinde çalışan ya da kocalarının bürolarında karşılıksız sekreterlik vb. yapan kadınlar da bu tanım içinde düşünülür.

Günümüzde özellikle beslenme, giyim, hijyen gibi ev içi emek konuları daha fazla endüstriyel ve ucuz hale gelse de yaşam süresinin uzamış olması kadınların üzerindeki bakım emeği yükünü artırmaktadır. Bu yükler kapitalist sınıfların tümüyle ilgi alanı dışındadır.

Tüm bunları klasik bir kavramla buluşturabiliriz.

Emeğin yeniden üretiminin ev içinden kente doğru uzandığı geniş ölçek “toplumsal yeniden üretim” kavramıyla tanımlanabilirse, en geniş ifadesiyle bunun içindeki “bakım ordusu” da toplumsal proletaryanın en önemli bileşenlerinden biridir.

“Toplumsal proletarya kavramının üstün yanı, üretimi toplumsal alanın tümüne genellemesi, böylelikle de kadınların toplumsal yeniden üreticiler olarak, dışlanmış grupların ise yedek işçi ordusunun bir bölümü olarak oynadıkları yaşamsal önemdeki rolü göz önüne alınmasına olanak tanımasıdır” (4)

Kadınların  “toplumsal yeniden üreticiler olarak” politik önemleri, yeniden üretim alanında basitçe bu işleri kim yapacak konusu etrafında örülmemelidir. Ötesi yeniden üretim alanının çelişki ve çatışmaları pek çok tarihsel momentte kanlı canlı mücadele konusu haline gelmiştir.

Nitekim tarihte hemen bütün önemli toplumsal kalkışmalarda, büyük toplumsal alt üst oluşlarda kadınların özel bir rolü olmuştur. Fransız Devriminde Versailles yürüyüşü kadınlar tarafından, “ekmek ayaklanmaları” olarak başlatılmıştı. Paris Komününde fişek yapımından barikatta savaşmaya, “devrimci tencerelerden” hastaneler kurmaya kadınlar yaşamsal pozisyondaydı. Ekim Devrimine giden savaş günlerinin yine “ekmek ayaklanmaları” kadınların eseriydi.

Bakım Siyaseti

Peki üretim ile yeniden üretim arasında yukarıda bahsettiğimiz bütünlüğün günümüz kapitalizmi için ve daha özelde içinden geçtiğimiz salgın krizi için anlamı nedir? Ne tip yeni gündemler karşımızdadır?

Neoliberal politikalar kazanılmış sosyal hakları budarken, kreş, yaşlı bakımı gibi hizmetlerden sağlık güvencesine, kamusal kent olanaklarına, dinlenme, tatil yapabilme gibi kazanımlara gündelik yaşamın her veçhesini piyasalaşmaya, özelleştirmelere kurban etmiştir. Bu nedenle sınıf mücadelesi işçilerin yalnızca üretim alanındaki ücret, mesai, çalışma koşulları gibi haklarını değil, aynı zamanda sigorta, kreş, emzirme izni, süt yardımı, toplu taşıma indirimleri, toplu konut, sağlık hakları gibi yeniden üretimle ilişkili hakları da gündeme almıştır.

Dahası yeniden üretim alanına saldırmak kapitalistler için bir sınıf stratejisidir:

“(…)kapitalizm, üretim alanındaki savaşı kazanmak için toplumsal yeniden üretim alanına acımasızca saldırır. Bu yüzden kamu hizmetlerine saldırır, bakım hizmeti yükünü bireysel ailelerin üstüne yıkar, sosyal bakım hizmetlerini keser. Yani tüm işçi sınıfını savunmasız hale getirmeye ve iş yerlerine doğrulttuğu vahşi saldırılara karşı işçi sınıfının direngenliğini kırmaya çalışır.” (5)

Yaşamın çok çeşitli alanlarında sermayenin girmediği deliğin kalmaması, piyasalaşma, metalaşma ve yoğun vergi yükü ile “ikincil sömürü biçimleri” denilebilecek muazzam çeşitlenmiş bir toplumsal manzara yaratmıştır.

Kapitalizmin şımarık çocuğu neoliberalizm, yıllar yılı “yeniden üretimin” maliyetlerini kıstıkça, yeniden üretimi değersizleştirmeye, görünmez kılmaya, onları özel sorunlar alemine defetmeye çalıştıkça bugünün krizi kaçınılmaz olmuştur. İşte bugün, pandemi kriziyle karşımıza çıkan dünya tablosu, çok daha katmanlaşmış biçimde yeniden üretim sürecinin sınıfsal ve ataerkil hatlarını ortaya koymaktadır. Kriz tüm cüssesiyle “yeniden üretime” çöreklenmiştir.

Tithi Bhattacharya’nın tespiti oldukça anlamlıdır:

“Tam da tecrit koşullarında olduğumuz şu günlerde, kimse ‘borsa simsarlarına ve yatırım bankacılarına ihtiyacımız var! Bu hizmetler devam etsin!’ demiyor. ‘Hemşireler, temizlik işçileri, çöp toplama işçileri çalışmaya devam etsin, gıda üretimi devam etsin,’ diyorlar.” (6)

Neoliberalizmle birlikte evin idaresinden, kışlık erzak hazırlamaya, çocuk ve yaşlı bakımından geçimlik işler tutturmaya, hastayla ilgilenmekten konfor ve hijyen sağlamaya “özel alemde” yürüdüğü sanılan şeyler, tüm yükümlülüğü ile tekil olarak emekçi ailelere ve kadınlara yıkılan şeyler olmuş, “hayatta kalmak” azami ölçülerde bireyselleştirilmiştir. Daha önce de belirttiğimiz gibi yıllar yılı gelişen bu tablo “evde kal” mottosuna sığdırılan salgın kriziyle birlikte daha da görünür olmuştur. Özellikle “bakım krizi” belirgin biçimde öne çıkmaktadır.

AKP rejimi çocuk, hasta ve yaşlı bakımını adım adım hanelerin birim sorumluluğuna ve daha somut olarak kadınlara yıkmanın politikalarını yıllardır uyguluyor. Sözgelimi Türkiye’de 0-5 yaş arası çocukların yüzde 86’sına anneleri bakıyor. Bu durum kadın istihdamının önündeki en önemli engellerden biri. Nitekim ülkemizde kadın istihdamı yüzde otuz civarında ve milyonlarca kadın, 11 milyon civarı öncelikli olarak çocuk bakmak zorunda kaldığı için iş yaşamının dışında bulunuyor. İşverenler(150 üstü kadın çalıştıran yerlerde) kreş açmak maliyeti yerine ceza ödüyor. Bu nedenle yasal zorunluluklara göre işverenlerin binde birinin kreş açma zorunluluğu olmasına rağmen yarısı bile kreş açmıyor.(7)

Yine ülkemizde AKP için kreş kapatmak adeta bir devlet politikasına dönüşmüş durumdadır. Kamu kurum ve kuruluşlarında 2008 yılında 497 olan kreş sayısı, 2015’te 121’e, 2016’da 56’ya düşmüştür. Benzer şekilde engelli ve yaşlı bireylerin bakımı kamusal olanaklar içinde neredeyse imkansızlaşmıştır. Engelli bakımında, evde bakım hizmeti için yapılan nakdi yardımlar kamusal bakım hizmetini ucuz bir maliyetle ortadan kaldırmakta, kadınları da eve mahkum etmektedir.

Tüm bunlar aslında buz dağının görünen kısmıdır. Zira özel ile kamusalı en çok birleştiren “bakım emeği” çok daha geniş bir perspektifle ele alınabilir. Bu nedenle bakım kavramına daha çok eğilmek, bakım krizini sorunsallaştırmak önemlidir.

Bakım kavramı ile ilgili geniş bir perspektif şudur:

“Bakım yalnızca insanların başkalarının fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını karşılandıklarında verilen emekten ibaret değildir. ‘Bakım’ aynı zamanda insan ve insan-dışı yaşamın refahı ve gelişimi için gerekli olan her şeyin teminini içeren kalıcı bir sosyal kapasite ve pratiktir.” (8)

Geleceğin toplumu bu türden bir insani kapasiteyi norm olarak benimsemek durumundadır. İşin aslı bu türden pratiklerin çoğaltılması ve siyasi taleplerle birleştirilmesi güncel de bir görevdir. Her şeyden önce tümüyle kadınların sırtına yüklenen bakım emeğinin çeşitli düzeylerde bugünün toplumunda bile kamulaştırılması mücadele konusudur. Dahası güncel olarak, dayanışma ağlarından erzak temini komiteleri kurmaya, “bakım toplulukları” oluşturmaktan, sosyal politika talepleri geliştirmeye, meclisleşmeye uzanan araçlar serisi geliştirilmeli, var olanlar güçlendirilmelidir.

Kaynaklar

1-Cinsellik, Şiddet, Emek, Toplumsal Cinsiyetin Anahtar Kavramları, Ebru Pektaş, İleri Kitaplığı, bkz, “emek” bölümü

2- Marksizm, Kadın ve Aile, K. Marx, F. Engels, V. İ. Lenin, 1. Basım, Bilim Ve sosyalizm Yayınları, s.159

3- Kadınların Görünmeyen Emeği, Gülnur Acar Savran-Nesrin Tura Demiryontan, Yordam Kitap(2020), s.11,Yordam

4-“Varoşlar ve kent yoksulluğu: Sınıf Mücadelesinde Mekan ve Bütünlük Sorunları” Metin Çulhaoğlu, Sosyalist Politika sayı 10, Doruk Yayıncılık, s.100

5- https://ilericikadinlarmeclisi.org/toplumsal-yeniden-uretim-kurami-nedir/

6- https://terrabayt.com/dusunce/toplumsal-yeniden-uretim-ve-salgin/

7- https://ekmekvegul.net/dergi/kres-hakki-ve-anayasa-degisikligi

8- https://terrabayt.com/dusunce/covid-19-pandemisi-bir-bakim-krizi/