Marksizm, Feminizm ve Trans Aktivizmi[*]

Sue Caldwell[†]

Donald Trump Ağustos 2017’de transların “tıbbı maliyetlerinin çok yüksek olduğunu ve karmaşaya sebep olduklarını”, dolayısıyla ordunun bu “yükü” daha fazla taşımayacağını tweetledi. Bu, transların tercih ettikleri tuvaleti kullanmalarına izin veren mevzuatın ortadan kaldırılmasını da içeren bir dizi saldırının son hamlesiydi.

Transgender kişiler ciddi bir saldırı tehdidiyle karşı karşıyalar. Buna bağlı olarak, 2017 yılı, Amerika Birleşik Devletleri’nde kaydedilen en yüksek trans cinayet sayısının görüleceği yıl olma yolunda ilerliyor.[‡] İngiltere’de transfobik nefret suçu son beş yılda üç katına çıkarken, kovuşturma oranları düşüyor ve translar polise güven duymadıklarını bildiriyor. Trans işçilerin üçte birinden fazlası 2016 yılında ayrımcılık nedeniyle işlerini bırakmak zorunda olduklarını söylüyor. Stonewall tarafından yayınlanan bir çalışma, on trans öğrenciden sekizinin kendine zarar verdiğini ve öğrencilerin %45’inin intihar girişiminde bulunduğunu bildiriyor.

Aynı zamanda, popüler kültürde transların görünürlüğünde önemli bir artış gözlemleniyor; kendini cinsiyet nötr tanımlayan şarkıcı Miley Cyrus gibi popüler kültürde trans kişilerin görünürlüğünde önemli bir artış var. Son İngiliz Sosyal Tutumlar Araştırması anketi transların toplumda kabul görme oranlarının arttığını ortaya koysa da anket katılımcılarına transların öğretmen ya da polis olmalarını kabul edip edemeyecekleri sorulduğunda bu oran düşüyor. Bu bağlamda, giderek daha çok insan, kendilerini tanımladıkları cinsiyete göre yaşama haklarını savunuyor; bazen erkekten kadına ya da tam tersine geçiş sürecini başlatarak, bazen ikili olmayan ya da cinsiyetsiz olan zamirleri benimseyerek.

Time dergisi, trans hakları mücadelesini “Amerika’nın bundan sonraki yurttaşlık hakları öncüsü” olarak tanımlıyor. Birleşik Krallık’ta trans hakları mücadelesinin odaklandığı nokta daha çok bireylerin toplumsal cinsiyetlerinin resmi olarak tanınması için gereken bürokratik ve tıbbi süreçler oluyor. Hükümet, transların kendilerini tanımlayabilmeleri ve böylece doğum sertifikalarını değiştirebilmelerini kolaylaştırmak için 2004 Toplumsal Cinsiyet Tanıma Yasası’nı (GRA- Gender Recognition Act) değiştirme konusunda istişare yürütüyor. Jeremy Corbyn değişime destek verdiğini açıklarken, bazı insanlar bu gelişmeyi alaya alıyorlar. Lezbiyen ve gey haklarına karşı yapılmış eski argümanları andıran bir şekilde “trangenderizm” ile alay ediyorlar ve bunu bir yaşam tarzı seçimi olarak reddediyorlar. Brendan O’Neill, Spiked dergisinde şunları söylüyor: “Yani herhangi bir erkek kadın olarak kendini tanımlayabilir, kadın olarak tanınmak için yasal haklara başvurabilir ve şak diye artık adam kadındır. Pardon, kadın kadındır.” Bize “kadınlığın aynanın önünde verilen bir poz olmadığını” anlatarak akıl vermeye devam ediyor.

Özellikle trans kadınlar, sağ kanat basında ya da “Transgender Trend” gibi transfobik web sitelerinde düzenli olarak, numaracı/yalancı, kadınlar ve çocuklar için tehlike arz eden “avcılar” olarak sunuluyor. 2013’te trans öğretmen Lucy Meadows, Daily Mail köşe yazarı Richard Littlejohn’un ısrarla tahrik etmesi ve peşini bırakmaması sonrası intihar etmişti. Küçük çocukların beyinlerinin yıkandığı ve çocukların korunması gerektiğine dair iddiaların da içinde olduğu bu saldırıların birçoğu, Margaret Thatcher dönemindeki LGBTİ+[§] karşıtı yasadan (Bölüm 28) kalma. Sağcı basının trans haklarına karşı çıkması zaten beklenilen bir durum. Littlejohn’dan nefret eden sosyalistler dahil bazı feministlerin de Toplumsal Cinsiyet Tanıma Yasası (GRA) önerilerine karşı çıkmaları meselenin asıl arap saçı hissi veren noktası.

Trans hakları yeni yurttaşlık hakları öncüsü olabilir; ancak ne siyah hakları hareketi henüz tamamen kazanmıştır ne kadın eşitliği ne de cinsiyete bakılmaksızın özgürce sevme hakkı. Bu gerçeklik, trans hakları konusundaki tartışmaların çetrefilleşmesini beraberinde getiriyor. Özellikle bazı feministler trans haklarını kendi zar zor elde ettikleri kazanımları için bir tehdit olarak görüyorlar.

Bazı feministler için transların (özellikle trans kadınların) varoluşu sorunludur. Bu feministler genellikle TERF’ler (Trans Dışlayıcı Radikal Feministler) olarak adlandırılıyorlar. Feministlerin eleştirileri birçok farklı görüşü kapsadığından, “trans-eleştirel feminist” terimini kullanmayı tercih ediyorum. Keza, kendini tanımlamak da dahil olmak üzere tüm trans haklarını destekleyen birçok feminist de vardır.

Birkaç yıl öncesine kadar toplumsal cinsiyet politikaları dendiğinde akla gelen şey kadınlara yönelik baskılardı. Günümüzde ise birçok genç için toplumsal cinsiyet politikaları, bir dizi toplumsal cinsiyet kimliğinin kabulü için mücadele etmek anlamına geliyor. Cinsiyete dayalı baskıya karşı savaşan feministlerin, ortaya çıkan bu dışavurum çeşitliliğini destekleyeceği beklenirken, bu beklentinin her zaman karşılanmadığını görüyoruz. Bu, sosyal medyada bazı şiddetli tartışmalara yol açıyor. 2017 yaz ve sonbahar boyunca, özellikle Ulusal Eğitim Birliği (NUT Birimi-Ulusal Öğretmenler Birliği Birimi) tartışmaların fazla sertleştiği talihsiz bir yer oldu. Eşitlik konusundaki çalışmaları nedeniyle Blair Peach Ödülü’nü kazanan trans kadın Juno Roche, kendisi de uzun süredir bir feminist aktivist olan sendika başkan yardımcısının trans-eleştirel yorumlarını protesto etmek için ödülünü iade etmek istedi.

Bu makale, kadın mücadelesi ile trans kurtuluş mücadelesi arasında ortak bir zemin arayan toplumsal cinsiyet konusu ve sosyalizm mücadelesi hakkında bir tartışma açma hedefindedir.

Aile, kadının ezilmesi ve toplumsal cinsiyet rolleri

Karl Marx’ın çalışma arkadaşı Friedrich Engels klasik çalışması Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde, temelde eşitlikçi olan avcı-toplayıcı toplumlardan uzun zamana yayılmış bir şekilde nasıl hiyerarşik yapılara bölünmüş bir düzene geçildiğini ortaya koyar. Bu yalnızca sınıf hiyerarşisiyle bölünmüş bir düzen değil, aynı zamanda kadınların ezildiği bir aile yapısına dayanan bir düzendir.  Engels bu süreci kaçınılmaz veya önceden belirlenmiş olarak değil, üretim güçlerindeki değişikliklerin ve bu değişimlerin (çoğu) erkek ve kadınların üretim ve yeniden üretim süreçlerinde oynadıkları farklı roller üzerindeki etkilerinin bir sonucu olarak görür. Kadınlar, küçük göçebe topluluklarda ve erken bahçeciliğe dayalı toplumlarda her ne kadar üretici ve karar verici olarak önemli rol oynamış olsa da (bugüne kadarki insanlık tarihinin yaklaşık yüzde 90’ına tekabül ediyor), yeniden üretim rolleri artık onları yerleşik tarımsal üretimin daha ağır üretken rollerinden dışlamaktaydı. Bu üretim biçimi, aynı zamanda, varlığı sürdürmek için gereken asgari bir yaşam düzeyinin yerini artık ürünün ortaya çıktığı yeni bir üretim biçiminin alması demekti ve bu artık ürün yavaş yavaş bir erkek azınlığın elinde toplanmaktaydı.

Chris Harman biyolojik ve toplumsal etmenler arasındaki ilişkiyi şöyle anlatır:

Biyolojik zorunluluklar ve toplumsal ihtiyaçlar arasındaki etkileşim, iş bölümündeki bu tür değişikliklerin temelini oluşturmaktadır. Herhangi bir toplumun hayatta kalması söz konusuysa, insan türü kendini yeniden üretmek mecburiyetindedir. Ancak yeniden üretim ölçeği- her yetişkin kadından kaç çocuğa ihtiyaç duyulduğu- son derece değişkendir… Tarım toplumları için, her çocuk potansiyel olarak fazladan bir yetiştiricidir. Ayrıca, bulaşıcı hastalıklara karşı büyük bir kırılganlığın ve bitmez tükenmez savaşlar yüzünden oluşan yıkımın bir sonucu olan daha yüksek ölüm oranlarını telafi etme ihtiyacı vardır… Kadınların,  büyük risklerle karşı karşıya kalacağı faaliyetlere katılmaması (savaş, uzun mesafeli seyahat ve ağır tarım görevleri gibi) tüm toplumun (kadınların da dahil) yararınadır.

Sınıfların gelişimi ile olan bağlantıyı anlatmaya devam eder:

Bu yeni üretken faaliyetlerin yükünü taşıyan erkeklerin çoğu, egemen sınıfın bir parçası olmadı. Çoğu çiftçi bir prense ya da askerlerin çoğu savaş ağalarına dönüşmedi. Aynı şekilde, birçoğu, hiçbir zaman ağır işlere katılmayan ve ilk egemen sınıfı oluşturan ruhban sınıfının bir parçası da olmadı. Ancak yeni üretim biçimleri, eski soy temelli komünal örgütlenme biçimlerinin çöküşünü teşvik etti… Erkeklerin artık ürünün ana üreticisi olmaya başlamasıyla ve soyların yok olması pahasına yükselen devlet ve sınıflar alt sınıflar arasında erkek egemenliği teşvik etti. (1)

En önemlisi, üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin gelişimi, biyolojinin kadınların konumu ve kadınlara yönelik baskıların gelişimi üzerindeki etkisini şekillendirdi ve farklı biçimlerde şekillendirmeye devam ediyor. Üretici güçler ve aile yapısı arasındaki bu bağlantı mekanik değildir, her yeni oluşum daha önce var olanlara dayanır ve rakip sınıflar arasındaki savaşlardan da etkilenir.

Laura Miles, Sanayi devrimiyle ortaya çıkan çekirdek ailede toplumsal cinsiyet rollerinin daha sıkı bir şekilde yürürlüğe girmesini de translara yönelik baskının kökeninde tespit eder. Sanayi devrimi sırasında, kadınlar ve çocuklar erkeklerle birlikte yeni fabrikalara itilir ve bebek ölümlerinde büyük bir artışa yol açan korkunç çalışma koşullarına mahkûm edilirler. Egemen sınıfın gelecekteki işgücünün sağlanması için güvenilir bir tedarike ihtiyacı vardır ve egemen sınıfın bazı kısımları bunun tehdit altında olduğunu görür. Lindsey German’in dediği gibi: “Koruyucu mevzuat ve aile ücreti talebi hem kapitalizmin değişen ihtiyaçlarına uymak hem de işçi sınıfı erkek ve kadınlarının daha iyi yaşam standartları, daha güvenli hamilelikler, daha sağlıklı çocuklar ve daha temiz evler gibi gerçek ihtiyaçlarını bir dereceye kadar karşılamak için bu koşullardan doğdu.” İşçi sınıfının gerçekliği burjuvaziden çok farklı olmasına rağmen, çekirdek aile modeli burjuvaziden örnek alınır. Uygulamada aile ücreti hiçbir zaman gerçekleşmez ve birçok kadın, çoğu zaman evden, çocuk bakım sorumluluklarının yanı sıra, acımasız ücretlerle çalışmaya devam eder.

Dini liderler ve yasa koyucular, yeni aile biçimlerinin destekleyici olması için, erkeklerin ve kadınların ailedeki yerlerini ve rollerini iyice benimsemelerini teşvik ederler. Cinsellik daha katı bir şekilde düzenlenir; eşcinsellik ve diğer sözde-‘sapkın ‘davranışlar daha ağır yasalarla yasaklanır. Oscar Wilde’ın 1885 Ceza Kanunu Değişiklik Yasası’nın “kaba ahlaksızlık” maddesi uyarınca dava edilmesi bu döneme denk düşer.

Kadınlar zayıf ve duygusal bakıcılar, erkekler ise aileyi geçindiren güçlü ve zeki ‘adamlar’ olarak gösterilir. Modern teknoloji, kitle pazarının büyümesi ve çok yönlü medya, bu temel rolleri alır ve bunları bebeklerde pembe ve mavi kıyafetlere, oyuncakçılarda kız ya da erkek çocuklar için ayrılmış farklı reyonlara çeviriyor. Bu toplumsal cinsiyet kalıp yargıları, özellikle son 50 yılda, kadınların yaşamlarında, imkanlarında ve beklentilerindeki birçok değişikliğe rağmen büyük bir baskı unsuru olmaya devam ediyor. Bunlar, doğumdaki cinsiyetlerine dair beklentilere meydan okuyanların ve kadınların karşı karşıya kaldıkları baskıyı meşrulaştırılmasını kolaylaştırır. Anneler ve babalar bu tutumu davranışlarıyla pekiştirir. Alternatiflerin yokluğunda, çekirdek aile kurumu ve buradan doğan beklentiler doğal ve meydan okuması zor görünür.

Kadınlara ve translara yönelik baskının kökenleri ayrılmaz bir şekilde birbirleriyle bağlantılıdır ve bu, çekirdek aileye bağlı olmayan daha özgür bir toplum inşa etmek için olan mücadelelerin temelini oluşturmalıdır.

(Biyolojik) cinsiyet, Toplumsal cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kimliği

Biyoloji, çevre ve toplum arasındaki etkileşim, şu anda toplumsal cinsiyet kimliği sorunu tartışmalarının çoğunun içinde geçmektedir.

Cinsiyet (sex) ve toplumsal cinsiyet (gender) arasındaki farkı tanımlamak için sıklıkla kullanılan formül “Cinsiyet biyolojiktir, toplumsal cinsiyet ise toplumsal olarak inşa edilir”. Ayrımı bu şekilde yapmak, eril ve dişil davranış normları üzerindeki temel ve derin toplumsal etkileri vurgular. Fakat, bu formülasyon biyolojik ve toplumsal arasında yanlış bir ayrıma dayanır. Marksist biyologlar Steven Rose, Richard Lewontin ve Leon Kamin 30 yıl önce bu ikiliğe karşı çıktılar: “Organizma ve çevre arasındaki ilişki sadece iç ve dış faktörlerin etkileşiminden değil, organizma ve toplumsal çevrenin birbirleriyle karşılıklı diyalektik gelişimlerinden de doğar… Tüm insan fenomenleri aynı anda hem toplumsal hem biyolojiktir”.

Toplumsal inşa formülasyonu genellikle feministler tarafından kullanılırken, “Cinsiyet biyolojiktir, toplumsal cinsiyet zihindedir” alternatifi bazen trans hakları savunucuları tarafından kullanılır. Ancak buradan yola çıkarak, trans kuramcıların farklı erkek / kadın beyinleri olduğunu kabul ettiklerini ima etmek mevzuyu tersinden anlamaktır. Bu, ‘beyin cinsiyeti’ argümanını haklı olarak reddeden bazı feministlerin toplumsal cinsiyet kimliğinin varlığını tamamen reddetmelerine yol açar.

Farklı erkek/kadın beyinleri vardır tezine karşı oluşturulan argümanlar oldukça güçlüdür. Cordelia Fine’un en yeni kitabı Testosteron Rex, erkek hormonlarının erkek beyinlerini ve davranışlarını şekillendirdiğini söyleyen biyolojik indirgemeci miti yıkmakta mükemmel bir kaynaktır. Daphne Joel ve diğerleri şu sonucu çıkartırlar:

Beyin yapısında cinsiyet / toplumsal cinsiyet farklılıkları vardır. Ancak, beyinlerimiz biri erkeklere, diğeri kadınlara özgü olmak üzere iki sınıfa ayrılmaz, ya da “erkek beyni- kadın beyni” sürekliliği boyunca sıralanmazlar… Beyni, biri erkeklere diğeri kadınlara özgü iki sınıfa indirgemektense, insan beyni mozaiğinin değişkenliğini takdir etmeliyiz.

Toplumsal cinsiyet kavramının farklı şekillerde kullanıldığını belirtmekte yarar var. Feminist Deborah Cameron, ifadenin bir anlamını “cinsiyetleri nedeniyle insanlara dayatılan sosyal bir statü”, diğerini ise “bir kişinin beynine bağlı doğuştan gelen bir kimlik duygusu” olarak tanımlar. Bu ayrımı, farklı kavramsal çerçevelerden kaynaklanan bir çatışma sebebi olarak görür: “Toplumsal cinsiyetin bir anlamı biyolojik bir temele sahipken, diğerinin belirleyici özelliği biyolojik bir temele sahip olmamasıdır”. Cameron’ın bu karmaşıklığa dair çözüm önerisi, toplumsal cinsiyet ifadesini kullanmayı terk etmektir. Cameron’un toplumsal cinsiyetin önemli bir kategori olmadığı bir dünya arzusunu paylaşmakla beraber sosyalistler için mücadelelere somut müdahalelerde bulunmak zaruridir. Toplumsal Cinsiyet Kimliği Tanıma Kanunu’nda önerilen değişiklikler bağlamında, toplumsal cinsiyet kimliğinin Tamamen toplum tarafından belirlenmiş toplumsal cinsiyet normlarına ya da cinsiyetlendirilmiş bir beyne indirgemeden var olabileceğini kabul etmek önemlidir.

Feminist yazar Sarah Ditum, ‘’her bireyin, yalnızca bazı insanların bileceği ve yalnızca kendisinin söz sahibi olacağı, toplumsal cinsiyet rollerinden tamamen ayrı olarak sahip olduğu toplumsal cinsiyet kimliği” gibi bir şey olduğu iddiasını “olağanüstü” diyerek reddetmektedir. Ditum transgenderizmi, cinsel bir fetiş, travmaya bir tepki veya otizmden kaynaklanan hatalı bir düşünme olarak betimlemeye çalışır. Hatta, Ditum, her ne kadar Birleşik Krallık’ta lezbiyen ya da gey bir erkek olarak var olmak trans olarak var olmaktan görece daha rahat olsa da transgenderizmin olası bir nedeninin “eşcinselliğe bir tepki” olabileceğini belirtir.

Transfeminist Sam Hope, Ditum’a cevaben şöyle yazar: “İşte Ditum’un hiç lafını açmadığı bir ihtimal. Kadınlar ve erkekler temelde farklı değildir, her ne kadar nörolojik, kromozomal, hormonal ve sosyal deneyimlerimizde, nasıl şekillendiğimiz ve çevremizdeki kültürü nasıl deneyimlediğimiz ve onunla etkileşimde bulunduğumuz konusunda çeşitlilik yaratan bir dizi karmaşık küçük farklar olsa da.” Diğer bir deyişle, toplumsal cinsiyet kimliği toplumsallaşmış toplumsal cinsiyet rollerinden “tamamen ayrı” değildir, fakat onlara da indirgenemez.

Brown Üniversitesi Profesörü Emerita Anne Fausto-Sterling toplumsal cinsiyet sorununu, kendisinin dinamik sistem yaklaşımı olarak adlandırdığı bir yöntemle ele alır. Rose, Lewontin ve Kamin’i tekrarlayarak: “Cinsiyet ve toplumsal cinsiyetin kısmen toplumsal inşa olduklarına inanıyorum. Ancak bu olgular bedende var olurlar, dolayısıyla aynı zamanda biyolojiktirler”. Fausto-Sterling’in çalışmalarının çoğu transseksüellerle aynı olmayan interseks bireylere odaklanmıştır. Interseks koşullar kromozomal, gonadal ve endokrinal cinsiyet belirteçleri arasındaki uyumsuzluklardan kaynaklanabilir ve bu durumda, belirsiz genital bölgenin varlığı söz konusu olur. İnterseks koşulları ile doğanlar için, doğum sertifikalarında ne olması gerektiği konusundaki tartışmayı etkileyen hem fiziksel hem de toplumsal faktörler olduğu kesindir. Doğumda bir cinsiyet atamak o kadar önemlidir ki, özellikle ABD’de cerrahlar doğum sertifikasına “Erkek” veya “Kız” kategorilerinden birini yazabilmek için bu kişilere çoğu zaman acımasızca fiziksel müdahalede bulunurlar.

İnsanların büyük çoğunluğu için biyolojik cinsiyet üzerindeki toplumsal etkileri görmek zordur. Ancak cinsiyet özellikleri, yalnız genital organlarla bağdaştırılanın ötesinde, çok daha fazla çeşitlilik gösterir. Doğum belgesine yazmak üzere yalnızca genital organlara bakmak ve doğum kaydındaki bu bilgilerin kişilerin tüm hayatları boyunca geçerli olduğu noktasında ısrarcı olmak kesinlikle itiraz edilmesi gereken bir kanaattir.

Dış genitalin tek cinsiyet özelliği olmaması, meselenin can alıcı noktasıdır. Kromozomlar, hormonlar, iç üreme organları ve ikincil cinsiyet özellikleri de vardır. Peki, bu özellikler her koşulda bir toplumsal cinsiyet ikiliğine tekabül eder mu? Fine, cinsiyetin genetik ve hormonal bileşenlerinin üreme sistemi üzerindeki etkisine dair, “bu gelişimsel süreç, ikili bir sistem yerine bir ‘denge’ hali olarak tanımlanmış olsa bile’’, basite indirgenmiş bir yaklaşıma karşı dikkatli olunması gerektiğini söylüyor. Fine’ın bahsettiği makalede, dört çocuk babası 70 yaşındaki bir erkeğin rutin bir fıtık ameliyatı sırasında bir rahminin olduğunun keşfedilmesi anlatılıyor. California Los Angeles Üniversitesinde biyolojik cinsiyet farklılıkları çalışan Arthur Arnold şöyle diyor: “Erkek ve kadın arasında keskin bir ikilik kurmanın sakıncası, erkek-kadın arasında ayrım yapmamızı sağlayacak çizginin ne olacağı sorusunu bize yönelten, sınırları zorlayan birçok ara durum vakasının olmasıdır. Bu genellikle çok zor bir sorudur çünkü cinsiyet çeşitli şekillerde tanımlanabilir.”

Cinsiyet tanımlamaya çalışırken farklı özelliklerin çelişkiye düşmesi konusunda yorum yapan UCLA’daki Toplumsal Cinsiyete Dayalı Biyoloji Merkezi müdürü Eric Vilain şöyle diyor: “Bana kalırsa hiçbir parametre bir diğerinden üstün değil, dolayısıyla toplumsal cinsiyet kimliği en makul parametre gibi görünüyor.” Makalenin yazarı da bunu şöyle özetliyor; eğer birinin toplumsal cinsiyetini bilmek istiyorsanız, sormanız yeterlidir.

Trans-eleştirel feministlerin çoğu, interseks koşulları olan kişilerin sayılarının görece az olmasına bakmaksızın, kendi toplumsal cinsiyetlerini kendileri belirlemeleri gerektiği konusunda hemfikirdir. Vilain’in çalışması, Cinsiyet Gelişim Farklılaşması’na (DSD) dair daha geniş bir tanım tercih ediyor ve 100 kişiden 1’inin bundan etkilendiğini söylüyor. Bu insanlara karar verebilme hakkı tanınıyorsa, neden aynı hakkı cinsel organları daha açık bir şekilde tanımlanmış olan yüzde 99’a tanımayalım?

Marksizm, biyolojimizin kaderimiz olduğunu kabul etmez. Tarihsel materyalizm, kadınların ve daha sonra transların maruz kaldığı baskının ortaya çıktığı ve geliştiği belirli tarihsel koşulları vurgular. Biyolojik ve toplumsal olan arasındaki etkileşime bakmamızı sağlar. Bunu yapmadaki gaye transların neden var olduğunu sormak değil, koşulsuz olarak toplumsal cinsiyet kimlikleri haklarını savunmaktır.

Biyolojinin cinsiyet kimliği üzerindeki etkisinin yanı sıra, toplumsal etkilerinin boyutu çok önemlidir. Doğum belgesine kız ya da erkek yazılması ortaya bir dizi korkunç sonuç çıkarabilir. Bebeğin cinsiyeti bilinir bilinmez, hatta doğmadan önce bile, çocuk odaları boyanır, pembe ya da mavi kıyafetler satın alınır. Pembe ve mavi saldırılarına karşı koymaya çalışan ebeveynler bile, çocukları yürümeye başlayıp toplumla anlamlı bir şekilde etkileşime girmeye başladıktan sonra çabalarını yetersiz bulurlar. Judith Orr’un belirttiği gibi: “Araştırmalar, üç yaşından küçük çocukların bile toplumsal cinsiyet normlarına uygun hareket etme baskısına tepki verdiğini gösteriyor ve bu baskı sadece yetişkinlerden değil, yaşıtlarından doğru da geliyor”. Bu, trans çocukların toplumsal cinsiyet kimliklerinin cis çocukların kimlikleri kadar kalıcı olduğunu gösteren Scientific American‘daki son araştırmalar tarafından da desteklenir.

Fausto-Sterling, “çevresel ve kültürel farklılıkların birçoğu, cinsiyet gelişimindeki küçük bireysel farklılıklara katkıda bulunuyor. Ancak asıl kritik mesele, çok fazla sayıda etki eden faktör olması ve bu faktörlerin çok farklı şekillerde etkileşime girmelerinden ötürü, toplumsal cinsiyet gelişimi üzerine yazılabilecek tek bir hikâyenin olmamasıdır”. Fausto-Sterling, “Kromozomal, gonadal, hormonal ve genital cinsiyetlerin, vücut imajı ve toplumsal cinsiyet kimliği ile örtüşmediği durumları anlayabilmek’ için daha fazla araştırma yapılmasını teşvik ediyor. Şimdilik, bu tarz anlaşmazlıkların, genellikle cinsiyet disforisi(cinsiyet hoşnutsuzluğu) olarak adlandırılan gerçek ve yerleşik bir olgu olduğunu belirtmek önemlidir.

Trans aktivist ve biyolog Julia Serano, kendi cinsiyet disforisini tanımlarken “bilişsel uyumsuzluk” ve “içsel eğilimler” ibarelerini kullanarak şunları ekliyor: “Onları tamamen biyolojik fenomen olarak tanımlamaya dair çekincelerim var, keza bu eğilimlerin her bireyde nasıl yorumlanacağı daha çok toplumsal faktörler tarafından belirleniyor”. Aynı şekilde, Miles da toplumsal cinsiyet kimliğinin gerçekliği hakkında benzer noktaları vurgular: “Transların, toplumsal cinsiyet zincirlerine karşı direnme güdüleri çok yüksektir. Toplumsal Cinsiyet kimliği sabit ve değişmez olmadığı halde, bizlerde çok derinlere yerleşmiştir. Aksi halde, translar toplumsal cinsiyete göre değişen davranış ve kimliğimiz dışında da sosyalleşebilirlerdi.”

Toplumsal cinsiyet kimliğinin varlığına itiraz eden, toplumsal cinsiyetin yalnızca toplumsal inşa anlamını kabul eden feministler, özellikle küçük çocuklarda toplumsal cinsiyete bağlı değişen davranışları, sadece klişeleri yıkan oyun biçimleri olarak görürler. Küçük çocuklarda, toplumsal cinsiyet rollerine meydan okuyan davranışlar oldukça yaygındır ve tüm sosyalistler bunu teşvik etmelidir. Bu bağlamda, erkekler oyuncak bebeklerle oynar ve bazı kızlar kamyon sürmek ister. Çocuklara yönelik birçok toplumsal baskıya rağmen, bazıları geleneksel olmayan kariyer yolları izleyecek, klişe olmayan bir şekilde giyinip davranacaklar. Grayson Perry gibi genellikle elbise ve makyajla kameralar karşısına geçen kişileri, ya da boksör Nicola Adams gibi kadınlara alternatif bir kadınlık modeli sunanları tanıyoruz. Sosyalistler, toplumsal cinsiyet rollerine karşı çıkmayı destekler ve kızların agresif, erkeklerinse anlayışlı olduğu bir gerçekliği teşvik ederler. Bununla birlikte, toplumsal cinsiyet kimlikleri nedeniyle sıkıntı yaşayan çocukların özgün olmadığını ima etmek gerçek dışıdır.

Mesela, gençlerin toplumsal cinsiyet disforisi ile ilgili herhangi bir yardım almaya çalışırken karşılaştıkları engellere dair büyük bir cehalet örneği gösteren Julie Bindel şunu anlatır:

Şu an bir genç olsaydım, iyi niyetli liberal öğretmenler ve sosyal hizmet uzmanları bana muhtemelen yanlış bedende hapsolduğumu söyler, beni, bir sürü hormon ve ilaçla tedavi etmeye çalışacak bir psikiyatriste yönlendirirlerdi. Hatta, muhtemelen cinsiyet değiştirme operasyonu önerirlerdi… sırf kızlara dayatılan pembe deli gömleğini sevmediğim için.

Sosyalistler ve feministler, eğitimde bir gelenek olan klişeleşmiş anlatıya karşı koyan ilerici bir müfredat için birlikte mücadele verirler. Bindel ise, bunun yerine, çocukların toplumsal cinsiyet kimliklerini ciddiye alan öğretmenlerin beyin yıkadıklarını ve çocuklara zarar verdiklerini öne sürüyor. Bu, eşcinsel yaşam tarzlarını teşvik ettikleri söylenen “liberal öğretmenlere” karşı kullanılan argümanın aynısı ve bu argüman, lezbiyen ve gey öğretmen ve öğrencilerin sürekli teşhir edilme korkusuyla yaşamalarına sebep olan Thatcher zamanı LGBTİ+ karşıtı yasa kabusuna yol açmıştı.

Toplumsal cinsiyete bağlı değişen davranışlar transgenderizm ile aynı şey değildir. Streotipik olmayan giyinme ve davranış biçimlerini benimseyen insanlar olması yine de bu insanların yaşadığı kopukluğu hafifletmez. Örneğin, bazı kızlar oğlan çocuğu gibi yaşamaya çalışırken, hala fiziksel ve/veya psikolojik olarak kendi bedenlerinden ve doğum cinsiyetlerinden yabancılaşmış hissetmeye devam ederler. Fausto-Sterling, genç yaşta Toplumsal Cinsiyet Kimlikleri Klinikleri’ne (GIC’ler) sevk edilen ancak yetişkin hayatlarında doğum cinsiyetleri ile uyum içinde yaşamaya ve sosyalleşmeye devam eden ‘desister’ bireyler ile ‘persister’ bireyler arasındaki farkı betimler. “Persisterler ergenlik döneminde cinsiyet disforisi ile yaşamaya devam eder. Bedenlerinin fizyolojik olgunlaşması onlara büyük zorluklar yaşatır.” Her iki grup, altı ya da yedi yaşlarında doğuştan gelen (non-natal) cinsiyetleri ile kendilerini tanımlamaya başlamış olsalar da “persisterlar aslında diğer cinsiyet olduklarına inanırlar”, fakat desistler sadece diğer cinsiyet olmayı arzularlar.

Ergenlik ve yetişkinlikte persister olarak devam edenlerin mutlu ve sağlıklı yaşamlar sürdürebilmeleri için destekleyici hizmetlerin mevcudiyeti çok önemli zira bunlar oldukları kişiler olarak kabul edilmelerine yardım edecektir. Sosyalistler, bu hizmetlerin uygun şekilde finanse edilmesini ve bu hizmetlerin tamamen erişilebilir olmasını desteklemelidir. Ayrıca, temel bir demokratik hak olarak, insanların resmî belgelerde nasıl tanımlandıkları ve bedenleri konusunda kendi karar haklarının sağlanmasını desteklemeliyiz.

Toplumsal cinsiyet tanıma yasası ve kendini tanımlama

İngiltere’de Toplumsal Cinsiyet Tanıma Yasası 2004 (GRA- The Gender Recognition Act), transların kendileri için tanımladıkları cinsiyetin yasal olarak tanınmasını sağlamıştır. Yasa, ameliyat olmayı zorunlu kılmaz. Ameliyat olmayanların ise doğum belgelerini değiştirebilmeleri için, resmi bir cinsiyet disforisi teşhislerinin olması ve 2 yıl boyunca istedikleri cinsiyeti yaşamaları zorunludur. Yasal geçiş yapmadan önce tıbbi bir hastalık teşhisinin zorunlu tutulması translar için rahatsız edici bir aşamadır. Dünya Transseksüel Sağlık Meslek Birliği’nin sağlık uzmanları kılavuzlarında belirttiği gibi “transseksüellik, translık veya cinsiyete uymama patolojik değil çeşitlilik meselesidir”.

 

Hizmet erişim süreci uzun ve streslidir: “Bir Toplumsal Cinsiyet Kimlikleri Kliniği’nde ilk konsültasyon için (zorunlu psikiyatrik değerlendirme ve sevkten sonra) bekleme süresi bir yıla kadar uzayabiliyor. Hatta hormon tedavisi ve ameliyat için bekleme süresi çok daha fazla gecikebiliyor. (1-5 yıl)”.

Kadın ve Eşitlik Komitesi’nin tavsiyelerini takiben, hükümet, mevzuatı 2015’ten bu yana İrlanda’da yürürlükte olan mevzuatlara uygun hale getirme önerilerini değerlendiriyor. Öneriler arasında, ikili olmayan bir üçüncü toplumsal cinsiyet kategorisinin tanınması var. Bu öneri, transların doğum belgelerini değiştirebilmeleri için yalnızca kendi beyanlarının olmasını yeterli görür ki bu mevzu çok hararetli tartışmalar doğurmuştu. Örneğin, bazı feministler bu önerinin, toplumdan kadınların silinmesi anlamına geleceğini ya da kadınlar hakkında istatistik toplamanın imkânsız hale geleceğini iddia ettiler. Ulusal Öğretmenler Birliği’nde önde gelen bir feminist Morning Star gazetesinde şunları yazdı:

Kişinin kendi ‘toplumsal cinsiyetini’ tanımlayabilme yetisi, ‘cinsiyetin’ yasal niteliğinin altını boşaltabilir, kadınlar ve kadınların toplumsal cinsiyet ayrımcılığı ve baskısına karşı mücadele etme yeteneklerine dair ciddi sonuçlar doğurabilir. Ayrıca toplumun, nüfusunun ihtiyaçlarını planlama ve karşılama yeteneğini ve eşitsizliği yok etme çabalarını etkilemesi de muhtemeldir.

Konuyla alakalı grafiklere baktığımızda, bu bilgiye itimat etmek oldukça zor. İrlanda Cumhuriyeti’nde toplumsal cinsiyet kimliğinin öz beyanı 2015’ten bu yana toplumsal cinsiyet tanıma mevzuatının bir parçası olmuştur. 2017’nin başlarında hükümet tarafından yayınlanan veriler, yaklaşık 5 milyon nüfusu olan bir ülkede yalnızca 240 kişinin Toplumsal Cinsiyet Tanıma Yasası tarafından tanındığını gösteriyor. Bu rakamlar toplumsal cinsiyet eşitsizliği verileri üzerinde istatistiksel olarak dikkate değer bir etkiye sahip olsalardı, ilginç bir dönemde yaşıyor olurduk. Birçok kuruluş, eşitlik izleme formlarını çok zorlanmadan transların koşullarına uyumlu hale getirmektedir.

İstatistikler, kaynakları tahsis etme ve eşitsizliği takip etme konularında planlama yapmak için çok önemli olabilir. , doğum cinsiyetleri de dahil olmak üzere doğumların merkezi kayıtları zaten tutulmaktadır. Ancak, kişinin taşıdığı doğum belgesinin doğum cinsiyetinden ziyade kişinin cinsiyet kimliğiyle uyumlu bir kayıt olmaması için hiçbir neden yoktur. Translar doğum belgelerini bir kimlik formu olarak kullanırken, kendilerini bilfiil ‘dışlamak! durumunda olmamalılar. Tekrar etmek gerekirse, Birleşik Krallık’ta 2004’ten beri doğum translar belgelerini değiştiriyor ve başımıza taş yağdığı yok. Önerilen değişiklik yalnızca bu süreci biraz kolaylaştıracaktır.

Bununla birlikte, kendini tanımlama hakkına yönelik itirazların arkasına saklanmak, erkek olarak yaşamış birisinin artık bir kadın olarak yaşayabileceği (bu noktaya kadar olan süreçlerden bağımsız) fikrine karşı daha temel bir muhalefettir. Örneğin, radikal feminist Sheila Jeffreys, Lord Tebbit’in 2004 yasasından önce gelen tasarıyı tartışırken ortaya attığı görüşleri destekler: “Bir insanın cinsiyetini değiştirebilecek herhangi bir yasa veya bilinen herhangi bir tıbbi prosedür yoktur. Tasarı… bu nedenle münasebetsiz bir maskaralıktan başka bir şey değil.”

 

Tabii ki bir penis veya vajina ile doğduğumuz gerçeğini değiştiremeyeceğiz. Ancak Paddy McQueen’in yazdığı gibi: “kimliğimizin diğer birçok yönünün zaman içinde değiştiğini kabul ediyorsak, doğumda atanmış cinsiyetin neden yetişkin kimliğin nihai belirleyicisi olması gerektiğini gerekçelendirmeliyiz”.

Bazı feministlerin trans kadınlara itirazlarının odağı, kimlerin “kadın” kategorisine kabul edileceği noktasında oluyor. Yalnızca vajinayla doğan kişileri bu kategoriye kabul etmeye hazırsanız, zaten trans kadınların asla giremeyeceği bir grup kurmuş ve tartışmayı totolojik hale getirmişsinizdir. Belki de ‘kadın’ kategorisine girmenin ne anlama gelebileceğini, translara gerçek bir dayanışma sunan politik bir tutum çerçevesinde biraz daha etraflıca düşünmeliyiz. Sonuçta, kapitalizm öncesi toplumların, erkek veya kadın olarak doğan insanların karşı cins olarak yaşamalarını kabul ettiklerine dair birçok kanıt var. Örneğin, bazı Kızılderili kabilelerde İki Ruhlu insanlar kabul edilirdi (ve bazı kabileler ikiden fazla cinsiyeti kabul ederdi).

Kadın hareketi, kadınların basitçe ‘yürüyen rahim’ olduğu fikrine karşı uzun zamandır kampanya yürütüyor. Bizi üreme organlarımıza indirgeme çabası genellikle, kadınların birincil rolünü çocuk doğurmak ve bakmak, erkeklerin ise evi geçindirmek olarak gören sağ kanattan gelir. Örneğin 2013 yılında Papa Francis, toplumsal cinsiyet teorisi olarak adlandırdığı şeyin “herkesin kendi cinsiyetini seçebilmesi” olduğunu ve bunun Tanrı’nın yaratılışının “tam tersi” olduğunu söylemişti. Ancak biyolojik indirgemeciliğin bu versiyonu bazı feministler tarafından da destekleniyor.

Tüm feministler “kadın” kategorisinin biyolojik-ayrıcalıklı olması gerektiği konusunda hemfikir değildir; hatta bazıları trans kadınların kadın hareketine bir şeyler kattıklarını bile kabul etmekte. Örneğin, radikal feminist harekette simgeleşmiş Catherine MacKinnon 2015’te şunu belirtti: “Bir kadın olmak için kadın konumunu tecrübe etmek gerekir. Trans kadınlar kadın statüsünde yaşıyorlar ve benim tecrübelerime göre bu statüye kıymetli bir bakış açısı da getiriyorlar.”

Öte yandan Sarah Ditum trans kadın Alex Drummond’a erkek olarak hitap edip, özellikle kadın olarak sakalını muhafaza etmesine karşı çıkar. Drummond sakal büyümesini önleyecek hormon tedavisini ve ameliyatları istemediğini ve bu şekilde kadın olmanın anlam yelpazesini genişlettiğini iddia eder. Haarnam Kaur, genç bir kadınken sakalı olduğu için zulmedilen bir cis kadın. İkisi de farklı nedenlerle, günlük sakal tıraşı işini yapmamayı seçtiler. Trans kadınların temiz tıraşlı bir şekilde yalnızca feminen özellikleri olmasının hiçbir kadın için özgürleştirici olmadığını savunuyorlar.

Bazıları bir kadın olmanın koşulunun, kız çocuğu olarak büyüme deneyimi olduğunu, dolayısıyla trans kadınların “kadın olmadığını” iddia ederler: “kadın gibi muamele görmenin nasıl bir şey olduğunu bilmiyorlar. Kadınların nasıl bir baskı ve korku yaşadıklarını tam olarak anlayamıyorlar”. Bazı trans kadınların genç yaşlarından itibaren kız çocuğu olarak yaşadıkları tartışmasız gerçektir, bunu bir kenara bırakalım. Asıl mesele, büyümekte olan bir trans kadın deneyiminin bir cis kadının deneyimiyle aynı olmadığı gerçeği. Ancak Sally Campbell’ın yakın zamanda iddia ettiği gibi:

 

Muhakkak erkek çocuk ya da kız çocuk olarak yetiştirilme tecrübeleri aynı değildir, ama bu ne kadar önemli? Hindistan’da büyümüş bir kız çocuğu, İsveç’te büyüyen ile aynı deneyimi paylaşmaz. Yoksul büyümüş bir erkek çocuğunun deneyimi genç Prens George ile aynı değildir. Translar, geçiş sürecini tamamlayana kadar yanlış cinsiyetlendirilmenin eziyetini çekecek. Nihayet istediği cinsiyete geçisi tamamladığında ise bir kadın olmanın getirdiği tüm baskıları yaşayacak, ya da trans olarak etiketlenip daha da düşmanca zorluklar yaşayacak.

Sabit bir kadınlık deneyimi bulma uğraşında açmaza girince, kadınlık deneyiminin aslında çok çeşitli ve tarih boyunca değiştiği gerçeği ortaya çıkar. Yakın zamanda Times gazetesinde, BBC Radyo’nun Women’s Hour (Kadınların Saati) programından Jenni Murray, ‘gerçek’ kadınlar ile trans kadınları birbirinden ayıran şeyleri tariflediği bir yazı yazmıştı. Murray, trans bir kadınla karşılaşmasından örnek verir:

Kıllı bacakları olan bir kadının pis olduğunu iddia etti. Fakat erkeklerin bacakları kıllı olduğunda pis sayılmazlar. Acaba, bir kadın bacaklarını ya da koltuk altlarını tıraş etmeli mi etmemeli mi sorusunun kadınlar arasında çok uzun süredir tartışılan bir konu olduğunu bilmiyor muydu? Hatta tıraş olmamayı seçen bir kadını pis olarak yaftalamanın bir hakaret olduğunu ve bunun cinsel politikalar hakkında cehalete tekabül ettiğini de bilmiyor muydu?

Murray’in tüy tıraşı hakkındaki görüşlerini paylaşmak, kız kardeşliğe girmek için bir koşul olmamalıdır. Bu, çok sayıda cis kadını dışlayacaktır ve tüm trans kadınların vücut kılları hakkında herkesten daha ilerici görüşlere sahip olmasını beklemek de haksızlıktır.

Kanadalı Hilla Kerner, trans kadınların uygun yaşam deneyimine sahip olmadığı gerekçesini öne sürerek cinsiyet değiştirme ameliyatı olmuş bir trans kadının tecavüz danışmanı gönüllüsü olmasını engellemek istedi. “Regl döneminde giysilerimizin kana bulanmasının utancını, istenmeyen hamilelik telaşını ve tecavüze uğrama korkusunu yaşadık. Ayrıca diğer kadınlarla birlikteliğin verdiği rahatlığı da biliyoruz.” Elbette, tüm bu şeyleri yaşayan birçok kadın var, ama yaşamayanlar da var. Ayrıca birçok trans kadın son iki deneyimi zaten tecrübeliyor. Her halükârda, başarılı danışmanlar illaki danışanlarla aynı yaşam deneyimlerine sahip olmak zorunda değil.

Trans-eleştirel feministlerin, toplum nezdinde kadın olarak görünen bir trans kadınla bir cis kadını nasıl ayırt edecekleri konusu büyük bir muamma. Doğumdaki cinsel organlarını sormaktan başka ne yapabilirler ki? Tek pratik sonuç, birine muhtemelen oldukça acı verici geçmiş deneyimlerini tekrar tekrar hatırlatmak olacaktır. Bu nokta ironiktir. Keza, geçiş yapmış kadınların kabul edilmesi ve geri kalanın dışlanıp dahil edilmemesi, en iyi tedavilere erişmek için parası olanlara ve daha geleneksel kadınsı özelliklere sahip olanlara büyük bir avantaj sağlıyor.

İlginç bir şekilde, tartışma genişledikçe bazı feministler tutum değiştiriyor. Judith Butler, önceki eserlerinde bu konuya daha çok eğilmiş olması gerektiğini ve yanlış anlaşılmaya açık metinler olduğunu kabul eder ve trans haklarını savunur.

Cinsiyet Belası’nı yaklaşık 24 yıl önce yazdım ve o zaman trans sorunları üzerine pek eğilmedim. Bazı translar, toplumsal cinsiyetin performatif olduğunu iddia ederken, hepsinin bir kurgu olduğunu ima ettiğimi düşündüler. Dolayısıyla kişinin cinsiyet hissinin ‘gerçek olmadığını’ ima ettiğimi de. Asla niyetim bu değildi.

Vanity Fair’in Temmuz 2015’teki Caitlyn Jenner ile ilgili kapak hikayesinin ardından feminist Elinor Burkett, bir dizi eleştirel tweet attı. Bu tweetleri Fausto-Sterling onaylayıp retweetledi. Daha sonra, bazı trans aktivistleriyle görüştükten sonra Fausto-Sterling şunu yazdı:

Reweetlediğim üçüncü Burkett tweetinde “tüm hayatlarını kadın olarak yaşamamış olanlar bizi tanımlayamaz” yazıyor. Biraz zaman geçtikçe, bu sözü geri almakta hiçbir sakınca görmüyorum. Hiçbirimiz; cis, trans, son derece kadınsı, son derece erkeksi veya aradaki herhangi bir yerdeki bireyler olarak kadın olmanın sabit bir ölçütünü veya versiyonunu tanımlama hakkına sahip değiliz… Sonuç olarak; erkek, kadın, erkeksi ya da kadınsı olmanın birçok yönü var. Birçok trans, cinsiyet ifadesi yelpazesinin genişletilmesinde öncülük yapıyor.

2013 yılında Gloria Steinem daha önce trans-eleştirel olan görüşlerini reddetti:

Geçiş yapanlar da dahil olmak üzere tüm transların, gerçek, özgün hayatlar sürdürdüklerine inanıyorum. Bu hayatlar sorgulanmamalı, aksine övülmeliler. Sağlık hizmetlerini nasıl ve ne kadar kullanacakları tamamen onların kararları olmalıdır. Yıllar önce yazdıklarım bugün bildiklerimizi kesinlikle yansıtmıyor. Bugün, sadece “eril” ya da “kadınsı” ikilik kuramından uzaklaştık ve tam insan kimlik ve ifade sürekliliğiyle yaşamaya başladık.

Bir roman yazarı ve feminist olan Chimamanda Ngozi Adichie, 2017 Dünya Kadınlar Festivali’nde, trans kadınların “toplumun erkeklere bahşettiği ayrıcalıklarla doğduklarını” söylediği konuşmasıyla manşetlere çıktı. Daha sonra, “trans kadınların kadın olmadığını söylememe imkân yok” açıklamasını yaptı. Maalesef sosyal medyadan aldığı hoş olmayan tepkiler, trans-eleştirel güruhun bu önemli noktayı görmezden gelmelerini sağladı.

Trans-eleştirel feministlerin, tüm kadınlar bir yana, tüm feministler adına konuştuklarını iddia etmeye bile hakları yoktur. 2013’te Lyn Segal, Nina Power, Laurie Penny, Jessica Valenti ve Reni Eddo-Lodge dahil olmak üzere 700 feminist, trans-kapsayıcı feminizm için uluslararası bir bildiri yayınladı. Bildiride şunu ifade ediyorlar: “bizler, cinsel/toplumsal cinsiyet kimliklerinin karmaşık yapısını tanımayı ve bunlara saygı göstermeyi; trans kadınları kadın olarak tanımayı ve tüm kadın alanlarına dahil etmeyi taahhüt ediyoruz”.

Bu bölümdeki son sözü siyah hakları aktivisti ve sosyalist feminist Angela Davis’e bırakacağım:

Kadın dediğimizde kimden bahsediyoruz? Bana öyle geliyor ki, beyaz orta sınıf kadınları kapsayan “kadınlar” kategorisinden her zaman marjinalleştirilen, gerçekten mücadele etmek zorunda olan kadınlar, bu kategorinin simgesi haline geldikleri zaman ilerleme kaydetmiş olacağız. Peki, şiddete karşı mücadele eden, hapishane sanayi kompleksine karşı mücadele eden siyah bir trans kadın bu kategorinin simgesi olduğunda nasıl olacak? Neden tanınmak, hayatta kalmak ve özgürlük için mücadele etmek zorunda kalanların neden çabalamak zorunda olduğumuzun işareti haline gelemeyeceğini varsayamıyoruz?

Trans- eleştirel feminizm

Feministlerin trans kadınlara karşı itirazları yeni değil; en azından 1979’da Janice Raymond’un Transseksüel İmparatorluk: Dişi Erkeğin Yaratılması kitabına kadar uzanır. Eşcinsel Özgürlük Cephesi’nin kuruluşuna ön ayak olan 1969 Stonewall ayaklanmasında önemli bir rol oynamalarına rağmen, translar LGBTİ+ hareketinin bir parçası olarak kabul edilebilmek için de mücadele verdiler. Bu tartışma, feminizmin içinde hala devam ediyor ve bu transeleştirel taraf hem sosyalistleri hem de radikal feministleri içeriyor. Bu bağlamdaki teorik sorunlara bakmadan önce bazı çok yaygın itirazlara cevap vereceğim.

Trans kadınlar cis kadınlar için tehlike arz eder

Bazı sosyalist feminist kadınlar tarafından kurulan ve “trans cinsiyet karşıtı değil, kadın yanlısı” olduğu iddia edilen sitede şu yazı var:

Biz (çoğunluğu İngiliz olan), kadın hakları ve özgürlüğüyle ilgili acil talepleri olan gayri resmi bir topluluğuz. Bağımsızlığımız bir yüzyıl öncesine göre çok daha fazla tehdit altında. Kadınsanız, bu sizi ve çocuklarınızı etkiliyor… Patriyarka kadınları dezavantajlı bir konumda tuttuğu ve erkek şiddetini teşvik ettiği sürece, toplumsal cinsiyet temelli korumaları ve kadınlar için yardımları destekleyeceğiz. Bu demektir ki, erkekler toplumsal cinsiyet kimliklerine veya beyanlarına bakılmaksızın bazen kadınlardan ayrı tutulabilir.

Bu tarz argümanlar trans kadınların, kadın tuvaletlerini, kadın sığınma evlerini kullanmalarını ve kadın cezaevlerinde kalmalarına karşı kullanılır. Özellikle ABD’de “tuvalet kullanım tasarısı” çok daha fazla çelişkiye neden oldu, trans eleştirel feministler kendilerini en yobaz kanun koyucularla aynı tarafta buldular. Bu kanun koyucular, fazla maskülen göründüklerini düşündükleri trans olmayan kadınları bile tuvaletlere sokmama hedefindeler. Gerçekten radikaller kendilerini kimin kadın tuvaletine girip giremeyeceğine karar veren toplumsal cinsiyet polisi olarak mı kurgulamak istiyor?

Bu makalede kadına şiddet gibi önemli bir mevzuyu tüm yönleriyle tartışamayacağız. Şunu söylemek yeterlidir; kadına zarar vermek isteyen bir erkeğin kadına ulaşabilmesi için kendini kadın olarak göstermesine ve kadın tuvaletine ya da sadece kadınlara açık diğer yerlere girmesine gerek yok. İngiltere’de her hafta ortalama iki kadın daha önceki ya da o anki partneri tarafından öldürüldüğünü gösteren istatistik bu gerçeği açıklığa kavuşturuyor.

Nisan 2016’da bir Amerikan örgütü, “Cinsel ve Ev içi Şiddeti Sona Erdirme Timi”, trans kadınları yalnızca kadınlara açık alanların dışında tutulması ile ilişkili tekliflere karşı açıklama yayınladı:

Bu teklifleri verenlere göre toplum güvenliği, kadın ve çocuklara karış şiddeti önlemek için bu teklifler (transların dışarıda bırakılması ile ilgili) gerekli. Her gün hayatta kalanların ihtiyaçlarını karşılamak ve cinsel saldırıları ve ev içi şiddeti azaltmak için mücadele eden tecavüz kriz merkezlerinin, sığınma evlerinin ve diğer hizmet sağlayıcıları olarak, deneyimlerimize ve uzmanlığımıza dayanarak bu iddiaların yanlış olduğunu belirtiyoruz.

Aksine, trans kadınlar biyolojik cinsiyetlerine göre tuvalete gittiklerinde – ya da cezaevine – kendileri istismara ve şiddete maruz kalıyorlar. Burada bazı basit çözümler var. Sosyalistler olarak, toplumsal alanların güvenli ve şiddet tehdidinden uzak olması için mücadele etmeliyiz. Ben gençken, umumi tuvaletlerde bir sorumlu olurdu, etrafı temizlerdi aynı zamanda da varlığı güven verirdi ve dost canlısı olurdu. Daha iyi ve daha güvenli toplumsal hizmetlere sahip olmak bizim çıkarımızadır, cis ve trans kadınlar (ve erkekler) kadınların sığınma evlerini savunmak, daha iyi bir sağlık hizmeti ve daha güvenli sokaklar için beraber mücadele etmeli. Toplumsal alanlarımızı daha tehlikeli hale getiren translar değil, tasarruf paketleri ve kesintilerdir.

Kadın cezaevlerini “güvenli alan” olarak görmek çok zor olsa da aynı şey cezaevleri için de geçerli. Bütün mahkumlar toplumsal cinsiyetleri ne olursa olsun risk değerlendirmesine maruz kalırlar ve diğer mahkumlardan izole edilip edilmeyecekleri kararlaştırılır. Özel olarak ezilen bir grubu hedef göstermek kabul edilemez. 2015’te erkek cezaevine koyulduktan sonra intihar eden Vikki Thompson ve Joanne Latham örneklerinde, ya da yıllarca kadın olarak yaşadıktan sonra erkek cezaevinde cinsel saldırıya uğrayan Tara Hudson vakasında olduğu gibi erkek cezaevlerine yerleştirilen trans kadınlar savunmasızdır. Hapishanelerde kadınlara yönelik yıldırma politikalarına karşı birçok polemik yürütülebilir. Sorun trans kadınlar değildir dolayısıyla onları damgalamak bizi çözüme yakınlaştırmaz, uzaklaştırır.

Trans kadınlar toplumsal cinsiyet kalıplarını kalıcılaştırır

Julie Burchill’e göre, trans kadınlar “ne yazık ki geleneksel ruhlardır… asla pantolon giymeyen, hep makyaj yapan, abartılı gülen itaatkarlardır”. Bu söylemin aşırı saldırganlığını bir kenara bırakırsak, her biyolojik erkekten kadına geçen trans bireyler klişe anlatımdaki gibi feminen değildir. Bazıları tedavi alabilme şartına uymak için tercih ettikleri cinsiyette iki yıl yaşamak zorundadır. Modern kapitalist toplumda trans kadınsanız bunu kanıtlayabilmek için isteseniz de istemeseniz de saçlarınızı uzatmanız ve makyaj yapmanız gerekir. Bu nedenle makyajsız ve elbisesiz GIC’e başvurmanız muhtemel değildir. Toplumsal cinsiyet kalıplarını güçlendiren translar değil sistemdir. Ayrıca kadınların kalıpların dışında giyinebilme hakkı aynı zamanda kadınların isterlerse standart feminen tarzda giyinebilmeleri hakkı olduğunu unutmamak gerekir. Bu argümanlar baş örtüsü takan kadınlara söylenenle benzerdir ve bazı trans eleştirel feministlerin Trans kadınların yanı sıra Müslüman kadınlara da nasıl giyinmeleri gerektiğini söyleyebilme ihtimali şaşırtıcı olmaz.

Aslında, trans kadınlar daha özgüvenli ve görünür hale geldikçe ve GIC’ler deneyim kazandıkça, trans bireyler giderek erkeklerin ve kadınların neye benzemesi ve davranması gerektiğine dair normlara meydan okuyan bir kimlik çeşitliliği sergilemeye başladılar.  Bu, ikili olmayan (non-binary), maskülen kadın ve feminen erkek kimliklerini de kapsamaktadır.

McQuenn trans kadınların kalıpları kalıcılaştırdığı suçlamasına karşı çıkar: Bu eleştiri ampirik verilere dayanmaz, ayrıca transları eleştirel öz yansıtma ve öznellikten uzaklaştırır. Transların gerçek yaşam deneyimlerini ve inançlarını, özellikle de karmaşıklıklarını ve çeşitliliklerini görmezden gelerek, homojen, klişeleşmiş ve asılsız tasvirlere sığınır.

Evet, translar toplumsal cinsiyet şartlanmalarından muaf değildir, tıpkı diğer herkes gibi. Cis kadınların magazin kanallarındaki Kim Kardashian’lardan sorumlu olmadıkları gibi, translar da Caitlyn Jenner gibilerden sorumlu değildir.

Trans hakları kadın haklarına bir tehdittir

Ditum şunu ileri sürer: “Amaç, herkesin kendi toplumsal cinsiyet kimliğine göre muamele görmesi olduğunda (biyolojik cinsiyetlerinden ya da geçişle beraber algılanan cinsiyetlerinden ziyade), bu erkeklerden daha çok kadınlar üzerinde baskıya sebep oluyor.” Doğrusu, İrlanda deneyimi kadın haklarının tırpanlandığı bir örnek yaratmadı. Trans hakları adına kabul edilen daha liberal yasalardan sonra, kürtaj karşıtı mevzuatın iptali için büyüyen bir hareket süreci yaşandı. Bu süreçte, Katolik Kilisesi’nin tüm itirazlarına rağmen, eşcinsel evlilik yasasının kabul edilmesine şahit olduk. İrlanda’daki Eşit Evlilik Hakkı Kampanyası, yalnızca LGBTİ+ meselesinden çok daha öteye taşındı ve aile içindeki toplumsal cinsiyet normlarını karşısına alan ilerici bir harekete dönüştü. Belki de mücadelede yaratılan bu birlik nedeniyle, GRA ilk onaylandığında kadınlara karşı bir tehdit olarak algılanmadı. Bu dayanışma atmosferi, Kuzey İrlanda’da da çok belirgindir. Trans bir erkeğin kürtaj hakkı yanlısı bir gösteride coşkuyla karşılanan bir konuşma yapması buna güzel bir örnektir. Aynı gösteride, kadınların seçim yapma hakkı, Tory karşıtlığı, DUP karşıtlığı (Demokratik Birlik Partisi) gibi başlıklara dair sloganlar, bir araya geliş çağrısı niteliğindeydi. Ezilen bir kimliğin herhangi bir kazanımının, diğer ezilmişlere cesaret vermesi Marksistler için hayrete düşürücü bir olgu değil. Fakat böyle bir birlik atmosferi mücadele edilmeden kendiliğinden oluşmaz.

Kürtaj kampanyalarına dair bu iki üç kutuplu tartışmalar özellikle ABD’de çok hararetli gerçekleşiyor. Bazı trans aktivistler, ‘’kadının seçme hakkı”[**] sloganının hamile kalabilecek transları ve non-binary insanları dışladığını iddia ediyor ve bu sloganın bu tarz kampanyalarda kullanılmasını yanlış buluyorlar. Bu pek doğru bir yaklaşım olmayabilir, çünkü temel olarak kürtaj haklarına yapılan saldırı, kadınlara yönelik bir saldırı ve kadınların çocuk sahibi olarak toplumdaki rollerini pekiştirme girişimidir. Çoğu büyük kürtaj hakkı yanlısı kurumda ortak akılla şu sonuca varıldı: “Kadının seçme hakkı” sloganı kullanılacak ancak daha kapsayıcı olmak için çaba sarf edilecekti. Bu nedenle İrlanda Kürtaj Hakları Kampanyası web sitesinde şu ifade yer alıyor: “Bu belgede ‘kadın’ terimi kullanılırken; kadınlar, trans erkekler ve non-binary bireyler de dahil olmak üzere kürtaj erişimine ihtiyaç duyan veya kürtaj erişimi talep eden herkes için mücadele ediyoruz.”

Bu makul ve kapsayıcı konumlanış yaygın bir şekilde benzer kuruluşların çoğunda geçerlidir. Bu şekilde kadınlar yok sayılıyor demek ise yanlıştır. Aslında kadınların yok sayıldığını iddia eden sansasyonel manşetin birçoğu yanlış haberlere dayanıyor.  The Sun’da “Annelere Kadın Diye Seslenmeyin” diye avaz avaz bağıran manşeti ya da Daily Mail‘in nüfus sayımından kaybolan “kadınlar” hakkında yayınladığı hikâyeyi bu duruma örnek gösterebiliriz. Daha sonra, bu hikayelerin her ikisi de reddedildi, ancak maalesef bazı feministler kendi görüşlerini desteklemesi için bu hikayeleri çoktan sosyal medyada paylaşmışlardı. Christmas’ı yok ediyorlar diye manşet atan İslamofobik yazılarla ve Ba Baa Kara Koyun’u[††] rahatça söyleyememe felaketini kaldıramayan ırkçı söylemlerle benzer bir durum söz konusu. Ne yazık ki, bu oyunlara gelenler arasında sol cenahtan insanlar da var.

Patriarka teorisi ve kimlik siyaseti

Toplumsal olarak inşa edilmiş cinsiyet beklentileri ile bireyin benlik algısını yansıtan toplumsal cinsiyet kimliği arasındaki ayrım önemlidir ve her ikisi de son derece gerçektir.

Bazı feministler ilkini tamamıyla materyal koşullardan soyutlanmış kadının ezilmesinden doğan ve devam eden biyolojik farklılıkları temel alma hatasına düşerler. Bazı trans ve kuir aktivistler ise ikinciyi asıl mücadele alanı olarak görürler. Her iki durumda da sorunun sınıflı toplumlardan kaynaklanan kökenleri gözden kaçırılır. Translara yönelik feminist itirazların temelinde patriyarka teorisinin kabulü yatar. Marksizmi sınıf indirgemeci ve ezilmeye yeterli cevap üretemiyor deyip görmezden gelirler, ancak onların açıklamaları ise tamamen biyolojiye dayanır. Bu nedenle, erkeklerin kadının ezilmesinden çıkarı olduğu ve penisle doğmanın erkekleri ezen sınıfın parçası yaptığı ve kadınlara karşı potansiyel tehdit olduğunu ifade ederler. Patriyarka kuramcılarına göre, kadınlar yalnızca yeniden üretim sürecindeki rolleri sebebiyle ezilir, modern kapitalizmin kendi ihtiyaçları sebebiyle aileye ihtiyaç duymasından değil. Biyoloji herhangi bir baskının toplumsal tarihsel açıklamasına baskın çıkar. Erkeklerin ya bundan çıkarı vardır ya da ayrıcalıklı konumdadırlar ve bu ezilme ilişkisindeki menfaatlerini korumak isterler. Feminist Joan Scanlon ve Deborah Cameron 2010’da Londra Feminist Ağı (London Feminist Network)’nın “Feminar”’ında bunu örneklediler: “toplumsal cinsiyet… bir toplumsal cinsiyetin (erkek), ekonomik ve siyasi gücü elinde bulundurduğu ve diğerinin (kadın) bu güce sahip olmadığı ve egemen cinsiyetin bunu devam ettirmeye yönelik çabaladığı bir sistemdir”

Bu görüşle, kadının ezilmesinin nasıl ortadan kaldırılacağı sorusuna cevap vermek mümkün değildir. Canla başla kazanılmış kadın alanlarını korumaya çalışmak makul bir arzu ancak bu arzu, özellikle bu alanlar kemer sıkma tehdidi altındayken, kendini aşan üstün bir motivasyona dönüşebiliyor. Elde edilmiş en küçük kazanımı korumak adına, algılanan en küçük tehdit bile fazlasıyla abartılabiliyor. Keza bazıları trans kadınları böyle bir tehdit olarak görüyor.

Feminizmin içindeki diğer tartışmalarda olduğu gibi, bu konuya dair de farklı yaklaşımlar var, kadının ezilmesinin kökeninde sınıflı toplumların oynadığı rolü kabul eden marksist feminist Lisa Vogel gibi. Ya da kendine feminist diyen ancak patriyarka teorisine dair çok az şey bilen ve aslında sadece cinsiyetçiliğe karşı itirazını dile getirenler gibi. Ama siyasi bir pozisyon olarak, bütün feministler ya tamamen ayrı bir kadın mücadelesini ya da sınıf mücadelesinin yanında ama bağımsız bir şekilde mücadele etme ihtiyacını kabul ederler. Gördüğümüz üzere, hepsi değil ama bazı feministler, eğer ayrı bir kadın mücadelesi olacaksa, kimin “gerçek” kadın olduğunu net bir şekilde tanımlamaya ihtiyaç duyar ve ne akışkanlığa ne de esnekliğe izin vermez. Ve tanımı, “vajina ile doğmak” olarak sınırlandırırlar; kadın alanındaki diğer herkes bir tehdittir.

Feminizm biyolojiye çok fazla vurgu yapmaktan dolayı sıkıntı yaşarken, bazı trans aktivistler de kendi kimliklerini başlı başına radikalleştiren ve mücadele için temel olan bir durum olarak görürler. Trans teori çok kapsamlıdır, ancak belki de en çok kuir teoriyle biliniyor. Kuir teori bu dergide daha önce eleştirel bir şekilde tartışıldı. Kuir teorisi savunucularının LGBTİ+** alanların ticarileştirilmesini reddetmeleri ve “güvenli” eşcinsel politika savunucuları tarafından sunulandan daha radikal bir yaklaşım talep etmeleri önemli katkılardır. Bununla birlikte, kuir teorisi, kolektif sınıf mücadelesinin yaşadığı bir dizi yenilginin peşinden ortaya çıktı. Kuir teori, Michel Foucault’nun teorilerine dayanır ve iktidarı, toplumun sınıf doğasında değil, bir dizi küçük mücadelede konumlandırır. Bu mücadele alanları arasında, Judith Butler’ın geliştirdiği “söylem” ve “performans” yer alır. Bazı yorumlamalara göre; kendini yalnızca “kuir” olarak tanımlamak, kuir olmayanların, kuir olanlar üzerindeki sözde iktidarlarına meydan okuyan devrimci bir eylem olabilir.

Feminizmde olduğu gibi, trans aktivizmi için de farklı yaklaşımlardan bahsetmek mümkün. Kimlikler üzerine odaklanma eğilimi, bazı hiyerarşilerin kurulmasına yol açabiliyor. Örneğin, non-binary bir bireyin, bir toplumsal cinsiyetten, bir diğerine geçiş yapan transseksüellerden farklı olarak, cinsiyet ikiliğine meydan okuduğuna inanması buradan bir hiyerarşi doğurur. Bu tür hiyerarşiler, geçmişte LGBTİ+ hareketini olumsuz etkilemiş ahlakçılık durumlarının kaynağı olabilir.

Toplumsal cinsiyet kimliğinin tanınması ile kimlik politikalarının desteklenmesi arasında bir ayrım yapılmasını gerekli görüyoruz. Bu iki olgu, aynı şeyler değildir. Ezilen bir grubun toplumsal cinsiyetini beyan etme hakkını desteklemek, yalnızca trans bireylerin translara uygulanan baskıya karşı çıkmaktan çıkarları olduğu da birinin kimliğinin kişinin aynı zamanda siyasi görüşünü belirleyeceği anlamına gelmez. Aynı şekilde, kimliklerin kişinin siyasetinin temelini oluşturması gerektiği anlamına da gelmez. Ezilen bir grubun haklarını desteklerken, o ezilmeyi ortadan kaldıracak daha geniş bir sınıf siyasetini yürütmek pek ala mümkündür. Marksizm’in yaptığı budur, oysa kimlik politikası işçi sınıfı mücadelesinden kopuşun temsilcisidir.

Son zamanlarda genç trans, kuir ve feminist insanlar daha dışa dönükler, mültecileri destekleyen Trump karşıtı gösterilere katılıyor ve Corbyn’in arkasındaki hareketin bir parçası oluyorlar. Böylesi bir aktivizmin keşfedilmesi umut verici. Fakat trans haklarını desteklemek için benimsenen taktikler bazı durumlarda bu tarz bir kolektiviteyi zayıflatabiliyor.

Örneğin, Julie Bindel, Şubat 2017’de konuşma yapması için Manchester’da bir etkinliğe davet edildiğinde, etkinlik yerinin websitesi (işçi sınıfı tarihi ve etkinlikleri için tanınmış bir yerel kaynak) taciz yağmuruna tutuldu ve sadece davetin geri çekilmesi değil, mekânın kendisini kapatması talep edildi. Bu, pek çok aktivistin başlıca taktik olarak kullanmasına rağmen, geniş destek kazanma ihtimali olan bir taktik değildir. LGBTİ+ Tarih Ayı’nın bir parçası olarak planlanan bir etkinliği iptal ettirmenin hedeflenmesi de doğru bir taktik değildir.

No-platform (Yer Yok)[‡‡] faşizme karşı mücadelenin bir parçası olarak işçi sınıfı hareketi tarafından geliştirilen bir taktiktir. Bu taktik, işçi sınıfı örgütünü ve demokrasinin her unsurunu ezip geçmek isteyenleri durdurmak için tasarlanmıştır. Faşizm gelişmek için büyük mitinglere ve gösterilere ihtiyaç duyar ve anti-faşistler çok haklı bir yerden bunları engellemeye çalışır. Biraz göz yumulduğu takdirde, faşizm iktidara yükselebilir, işçi sınıfını yok edebilir ve ardında milyonlarca insanı ölüme sürükleyebilir. No-platform, görüşlerine katılmadığımız insanlara- görüşleri ne kadar rahatsız edici olsa da gönülsüzce uygulanacak bir taktik değildir. Marksistler olarak fikirlerin değişebileceğine inanıyoruz, tıpkı devrim sırasında üzerimizden yüzyılların pisliğini atacağımıza inandığımız gibi. Bu söylediğimizin, daha küçük ölçekli mücadelelerde de geçerli olduğuna inanıyoruz, tıpkı grev hatlarında cinsiyetçi görüşleri olduğunu bildiğimiz iş arkadaşlarımızla bile omuz omuza verdiğimiz gibi. Ortak mücadele deneyimi, cinsiyetçiliğe karşı mücadelemizde de bizlere yardımcı olur.

Feministler için erkekleri kendileri üzerinde tahakküm kuran tek ezen güç olarak görmesi nasıl hatalıysa, translara uygulanan baskının kaynağını trans eleştirel feministler olarak görmek eşit derecede yanlıştır.  Adiche’in yaptığı yorumlar, Bindel veya Germaine Greer’ın yaptığı yorumlarla aynı kategoride değildir, hele Trump’ın yorumlarıyla hiç değildir. Trump, dünyanın önde gelen emperyalist gücünün lideri, yani milyonlarca insanın hayatı üzerinde gerçek etkilere sahip, kararlarını yasalara dönüştürebilen ve bunları devlet güçleri tarafından harekete geçirilebilen birisi. Adiche için böyle bir durum söz konusu değil.

Hem feminizm hem de bazı trans aktivizminde geçerli olan ortak noktalardan biri, imtiyaz teorisinin kabulüdür. İmtiyaz teorisiyle ilgili sorunlar bu bültende daha önce tartışılmıştı. Bu teori, trans-eleştirel feministler tarafından “erkek ayrıcalığı” ile yetiştirilen trans kadınları suçlamak için, bazı trans aktivistler tarafından ise cis ayrıcalıklarını kötüye kullanan cis kadınları kınamak için kullanılıyor. Baskı altında olmamak, bu baskının sürdürülmesinden çıkarı olmak anlamına gelen bir imtiyaz oluşturmaz. Erkek ayrıcalığı, kadınların ezilmişliği sona erdiğinde, erkeklerin şu anki durumlarından daha kötü bir konumda olacaklarını ima eder. Fakat bunun doğru olmadığını bu bültende çokça tartıştık. Translara yönelik baskının sona ermesi, cinsiyet normlarına hapsolmuş bedenlerimizi özgürleştirmek, bedenlerimiz üzerinde söz hakkımız için birlikte mücadele etmek gibi birçok gelişme cis kadınların da menfaatine olacaktır. Patriyarka teorisi, kimlik politikası ve imtiyaz teorisi daha iyi bir dünya kurmak için verdiğimiz bu mücadelede bize yardımcı olmuyor. Bu yaklaşımlar bizleri birleştirmek yerine ayrıştırıyor.

Marksistlere göre, toplumdaki iktidar, erkeklere veya cis bireylere değil, aksine işçi sınıfının sömürülmesinden gerçekten faydalanan yönetici bir sınıfa aittir. Sadece kapitalist sömürüye karşı direnmekle kalmayıp, aynı zamanda bu direnişin bir parçası olarak toplumu her türlü baskıdan kurtarmayı hedefleyen işçi sınıfı içindeki bölünmeler bu yönetici sınıfın çıkarınadır. John Molyneux’un yazdığı gibi: Marksizmin belirgin üstünlüğü hem teoride hem pratikte; ırkçılığa, cinsiyetçiliğe ve homofobiye karşı mücadeleleri, işçi sınıfının sosyalizm mücadelesinin kapsamında, yani bu ezilme biçimlerinin köklerinden kurutulacağı bir dünya mücadelesi kapsamında birleştirmek için bir çerçeve sağlamasıdır.

Sonuç: Teori ve pratik

Marks Feuerbach Üzerine Tezler kitabında “gerçeklik üzerine tartışma ya da düşüncenin pratikten tamamen izole edilmiş soyutluğu tümüyle skolastik bir sorudur”. Toplumsal cinsiyet kimliğiyle ilgili meseleyi dünyayı değiştirmek için müdahale etme perspektifinden ele almak önemli. Teorimizi pratikte test ederek geliştirmemiz gerekiyor, akademik alıştırma olarak değil.

Lenin’in Ne Yapmalı eserinden çok alıntılanan pasajda, Lenin;

(Bizim) idealimiz sendika bürokratı olmak değil, zulmün ve baskının kendini gösterdiği yerde tepki gösterebilen halkın kürsüsü olmak, nerede, hangi sınıftan ya da tabakadan insanı etkilediğine bakmaksızın; polis şiddetinin ve kapitalist sömürünün bütünlüğünü üreten bütün muhalefeti kapsayabilmektir.

Trans haklarının sosyalistler tarafından sahiplenilmesi ve desteklenmesi önemli. Bu durumda aralarında translar gibi kadınların, siyahların, lezbiyenlerin, geylerin ve biseksüellerin de olduğu patronların, generallerin, yargıçların ve milyonerlerin karşısında olacağız. Sınıf ezilmenin gelişimini, deneyimlenme halini ve bizim mücadelemizi belirler.

Yakın zamanda sendikalar içerisinde yapılan tartışmalar önemlidir. NUT, 2017’de ezici çoğunlukla öz beyanı destekledi. Sosyalistler öz beyan meselesini küçümsemek için saldıranlara karşı bu pozisyonu savunmalıdır. Bir yandan transfobik şiddete karşıyım deyip diğer taraftan transların olduklarını iddia ettikleri kişiler olmadığını söylemek mantıklı değil.  trans kadına dönüp “hadi ama, sen aslında gerçek bir kadın değilsin, değil mi?” derken zorbalığı bir kenara itemezsiniz.  Bizim eşitlik için verdiğimiz iflah olmaz kavga diğer ezilen gruplar için olduğu kadar trans iş arkadaşlarımızı da kapsar.

Bu demek değildir ki Marksistler ezilmeye karşı sadece iş yerlerinde mücadele ederler. Ezilme ilişkileri hayatımızın her alanına nüfuz eder, mesela Trump’ın transların orduya girmesini yasakladığı yasa teklifi. Bu sadece basit bir sınıf meselesi değil. ABD ordusu, emperyalist hakimiyetin bir aracı ve sosyalistlerin destekleyeceği bir kurum değil. Ancak yine de Trump’ın trans askerleri bir yük olarak tanımlaması, bütçe kesintileri için günah keçisi yaratırken, transfobiyi meşrulaştırma etkisine sahip. Bu düşünceye meydan okumalıyız zira bu düşünce bütün toplumsal alanlara nüfuz ediyor ve kapitalizme karşı mücadele ederken bizi bölüyor.

Son zamanlardaki tartışmalar beraber mücadele edebilecek ortak noktası olan insanları birbirine düşürüyor. Güvenli ve ücretsiz sağlığa erişim çok bariz bir örnek. “Bizim bedenimiz, bizim hayatımız, bizim kararımız” mottosu hem kürtaj hakkı talebi için hem de cinsiyet tedavileri için ortak söylem olabilir. Sosyalistler kürtaj hakkının bir sınıf meselesi olduğunu söyler ve savunurlar, aynı şey trans hakları için de geçerlidir. LGBTİ+’lar İslamafobi ve ırkçılığa karşı mücadeleye dahil olduklarında, bu kadınları da etkileyecektir. Trans ve trans olmayan kadınlar aşırı sağ ve faşistler karşısında kendilerini ateş hattında buluyorlar. Böyle mücadelelerde sosyalistler mümkün olan en geniş kapsamlı birlik için mücadele etmeliler. Transfobiye ve ortaya çıktığında trans eleştirel feminizme meydan okumak bu sebeple sosyalistlerin görevidir.

Transların deneyimlediği “zulüm ve baskı” gerçektir. Cinsiyet kimliklerine dair hisleri gerçektir. Ne biyolojik olarak belirlenmiştir ne de toplumsal cinsiyet rolleri bağlamında toplumsal olarak inşa edilmiştir. Toplumsal cinsiyet kimliği toplumsal cinsiyet rolleri tarafından etkilenir ancak ona indirgenemez. Toplumsal cinsiyet kimliği, fiziksel, cinsel ve bilinçsel olarak bireylerin toplumsal ve maddi dünyayla çeşitli ve karmaşık şekillerde etkileşiminden ve birey olarak gelişiminden doğar. Sosyalistler, her şekilde toplumsal cinsiyet kalıplarına meydan okuyan insanları destekler ve biz biyolojik cinsiyeti ve toplumsal cinsiyeti uyuşmayan insanların haklarını da destekleriz. Bu sadece transların geçiş süreci hakkını ve birinin tercih ettiği cinsiyeti bütünüyle kabul etmek değil aynı zamanda cinsiyetsiz zamirlerin kullanımını ve non- binary cinsiyet olarak tanımlama hakkını da savunur.

Sosyalistler cinsiyet çeşitliliği görünürlüğünün artışını memnuniyetle karşılamalılar. Trump’a karşı olan veya Corbyn’i destekleyen birçok genç, cinsiyet uyumsuzluklarını bazen de trans kimliklerini belirten dövizler taşıyor. Devrimimiz genç, yaşlı, eşcinsel, heteroseksüel, siyah, beyaz, kadın erkek ve bazı isimlendirmediğimiz farklı toplumsal cinsiyet kimlikli insanların hepsini kapsayacak. Bu yüzden de muhteşem olacak. Ondan sonra cinsiyet kimliğine ne olacağı konusunda belki de göz rengi kadar önemsiz hale geleceğini söylemek dışında her şey spekülasyon yapmaktır. Ama en önemlisi, devrim biz trans ve feminist aktivistleri sınıf temelli toplum anlayışına kazanmadan gerçekleşmeyecek ve eğer bizi pembe ve mavi kalıplara sokmaya çalışan yobazlarla yanyana düşersek asla devrim yapamayız.

Çevirenler: Sevde Öztürk, Tilbe Akan

Kaynak: “Marxism, feminism and transgenderizm”, International Socialist No: 157.

https://isj.org.uk/marxism-feminism-and-transgender-politics/

Ainsworth, Claire, 2015, “Sex Redefined”, Nature, volume 518, issue 7539, www.nature.com/news/sex-redefined-1.16943

Bindel, Julie, 2013, “Why are my Fellow Feminists Shamefully Silent over the Tyranny of the Veil”, Daily Mail (17 September), https://tinyurl.com/ya9fb3sr

Bindel, Julie, 2016, “‘I’m Grateful I Grew up Before Children who Don’t Fit Stereotypes were Assumed to be Transgender’: Feminist Activist Julie Bindel on the Danger of Playing Gender Politics with Young Lives”, Daily Mail (24 October), https://tinyurl.com/jg86p6b

Cameron, Deborah, 2016, “A Brief History of ‘Gender’”, Language: A Feminist Guide (15 December), https://debuk.wordpress.com/2016/12/15/a-brief-history-of-gender/

Campbell, Sally, 2017, “Gender Recognition Act: Trans Rights versus Feminism?”, Socialist Review (September), http://socialistreview.org.uk/427/gender-recognition-act-trans-rights-versus-feminism

Catholic Herald, 2016, “Pope Francis: It’s ‘Terrible’ Children Taught they can Choose Gender” (3 August), www.catholicherald.co.uk/news/2016/08/03/pope-francis-its-terrible-children-taught-they-can-choose-gender/

Choonara, Esme, and Yuri Prasad, 2014, “What’s Wrong with Privilege Theory?”, International Socialism 142 (spring), http://isj.org.uk/whats-wrong-with-privilege-theory/

Ditum, Sarah, 2016, “What is Gender Anyway?”, New Statesman (16 May), www.newstatesman.com/politics/feminism/2016/05/what-gender-anyway

Duffy, Nick, 2017, “What Will Actually Happen if the UK Adopts a ‘Self-Declaration’ Gender Recognition Law?” Pink News (26 July), https://tinyurl.com/ycccgdqc

Elliott, Patricia, 2016, Debates in Transgender, Queer, and Feminist Theory: Contested Sites (Routledge).

Fausto-Sterling, Anne, 2012, Sex/Gender, Biology in a Social World (Routledge).

Fausto-Sterling, Anne, 2016a, “Gender and Sexuality”, www.annefaustosterling.com/fields-of-inquiry/gender/

Fausto-Sterling, Anne, 2016b, “Responding to Responses to Caitlyn Jenner’s Vanity Fair Event”, Huffington Post (14 July), www.huffingtonpost.com/dr-anne-fausto-sterling/responding-to-responses-t_b_7788220.html

Feinberg, Leslie, 1996, Transgender Warriors (Beacon Press).

Fine, Cordelia, 2017, Testosterone Rex: Unmaking the Myths of Our Gendered Minds (Icon Books).

German, Lindsey, 1981, “Theories of Patriarchy”, International Socialism 12 (spring), www.marxists.org/history/etol/writers/german/1981/xx/patriarchy.htm

Harman, Chris, 1994, “Engels and the Origins of Human Society”, International Socialism 65 (winter), www.marxists.org/archive/harman/1994/xx/engels.htm

Hope, Sam, 2016, “Sarah Ditum—not ‘Gender Critical’ Enough”, A Feminist Challenging Transphobia (18 May), https://feministchallengingtransphobia.wordpress.com/2016/05/18/sarah-ditum-not-gender-critical-enough/

Human Rights Campaign, 2017, “Violence Against the Transgender Community in 2017”, www.hrc.org/resources/violence-against-the-transgender-community-in-2017

Human Rights Watch, 2017, “US: Harmful Surgery on Intersex Children (25 July), www.hrw.org/news/2017/07/25/us-harmful-surgery-intersex-children

International Day Against Homophobia Transphobia and Biphobia, 2013, “Over 700 Trans* and Cis Feminists Sign International Statement For Trans*-Inclusive Feminism”, https://tinyurl.com/yc8nw2rv

Joel, Daphna, and others, 2015, “Sex Beyond the Genitalia: The Human Brain Mosaic”, Proceedings of the National Academy of Sciences, volume 112, number 50.

Khaleeli, Homa, 2016, The Lady with a Beard: ‘If You’ve Got it, Rock it!’”, Guardian (13 September), www.theguardian.com/fashion/2016/sep/13/lady-with-a-beard-if-youve-got-it-rock-it-guinness-world-records

Lenin, V I, 1902, “What is to be Done?”, in Collected Works, volume 5 (Progress), www.marxists.org/archive/lenin/works/1901/witbd/

Marx, Karl, 1947, “Theses on Feuerbach”, in Karl Marx and Friedrich Engels, Collected Works, volume 4 (Progress), www.marxists.org/archive/marx/works/1845/theses/theses.htm

McCormick, Joseph, 2015, “This Trans Woman Wants to ‘Widen the Bandwidth of Gender’ by Keeping her Beard”, Pink News (19 July), www.pinknews.co.uk/2015/07/19/this-trans-woman-wants-to-widen-the-bandwidth-of-gender-by-keeping-her-beard/

McQueen, Paddy, 2016, “Feminist and Trans Perspectives on Identity and the UK Gender Recognition Act”, The British Journal of Politics and International Relations, volume 18, issue 3.

Miles, Laura, 2014, “Transgender Oppression and Resistance”, International Socialism 141 (winter), http://isj.org.uk/transgender-oppression-and-resistance/

Molyneux, John, 2012, The Point is to Change It: An Introduction to Marxist Philosophy (Bookmarks).

Morgan, Jules, 2015, “Trans* Health: ‘Diversity, not Pathology’”, Lancet, volume 2, number 2.

Murray, Jenni, 2017, “Be Trans, Be Proud—But Don’t Call Yourself a “Real Woman”, Sunday Times (5 March), www.thetimes.co.uk/article/be-trans-be-proud-but-dont-call-yourself-a-real-woman-frtld7q5c

NatCen Social Research, 2017, “Moral Issues”, British Social Attitudes Survey 34, www.bsa.natcen.ac.uk/media/39147/bsa34_moral_issues_final.pdf

National Task Force to End Sexual and Domestic Violence Against Women, 2016, “National Consensus Statement of Anti-Sexual Assault and Domestic Violence Organizations in Support of Full and Equal Access for the Transgender Community” (21 April), https://tinyurl.com/j36fvul

Olson, Kristina, 2017, “When Sex and Gender Collide”, Scientific American (September), www.scientificamerican.com/article/when-sex-and-gender-collide/

O’Neill, Brendan, 2017, “The Orwellian Nightmare of Transgender Politics”, Spiked (25 July), www.spiked-online.com/newsite/article/the-orwellian-nightmare-of-transgender-politics/

Orr, Judith, 2015, Marxism and Women’s Liberation (Bookmarks).

Rose, Steven, Richard Lewontin and Leon Kamin, 1990 [1984], Not in Our Genes: Biology, Ideology And Human Nature (Penguin).

Serano, Julia, 2007, Whipping Girl: A Transsexual Woman on Sexism and the Scapegoating of Femininity (Seal Press).

Smith, David, 2017, “Chimamanda Ngozi Adichie on Transgender Row: ‘I have nothing to apologise for’”, Guardian (21 March), www.theguardian.com/books/2017/mar/21/chimamanda-ngozi-adichie-nothing-to-apologise-for-transgender-women

Smith, Sharon, 1994, “Mistaken Identity —Or Can Identity Politics Liberate the Oppressed?” International Socialism 62 (spring), www.marxists.org/history/etol/newspape/isj2/1994/isj2-062/smith.htm

Steinem, Gloria, 2013, “On Working Together Over Time”, Advocate (2 October), www.advocate.com/commentary/2013/10/02/op-ed-working-together-over-time

Tasker, John Paul, 2017, “Transgender Rights Bill Threatens ‘Female-born’ Women’s Spaces, Activists Say”, CBC News (17 May), www.cbc.ca/news/politics/transgender-rights-bill-female-born-spaces-1.4110634

Tunks, Kiri, 2017, “Sex Matters”, Morning Star (9 August), www.morningstaronline.co.uk/a-c509-Sex-matters

Turek, Jan, 2016, “Sex, Transsexuality and Archaeological Perception of Gender Identities”, Archaeologies, volume 12, number 3.

Weale, Sally, 2017, “Almost Half of Trans Pupils in UK have Attempted Suicide, Survey Finds”, Guardian (27 June), www.theguardian.com/education/2017/jun/27/half-of-trans-pupils-in-the-uk-tried-to-take-their-own-lives-survey-finds

Williams, Cristan, 2014, “Gender Performance: The TransAdvocate interviews Judith Butler”, Transadvocate (1 May), http://transadvocate.com/gender-performance-the-transadvocate-interviews-judith-butler_n_13652.htm

Williams, Cristan, 2015, “Sex, Gender, and Sexuality: The TransAdvocate interviews Catharine A. MacKinnon”, TransAdvocate (7 April), http://transadvocate.com/sex-gender-and-sexuality-the-transadvocate-interviews-catharine-a-mackinnon_n_15037.htm

Wilson, Colin, 2011, “Queer Theory and Politics”, International Socialism 132 (autumn), http://isj.org.uk/queer-theory-and-politics/

Yeung, Peter, 2016, “Transphobic Hate Crimes in ‘Sickening’ 170% Rise as Low Prosecution Rates Create ‘Lack of Trust’ in Police”, Independent (28 July), https://tinyurl.com/z783rjy

 

[*] Transgenderizm kelimesi bazen trans aktivizmi bazen de olduğu gibi bırakılarak kullanılmıştır – ÇN.

[†] Öğretmen, LGBT+ aktivisti, ve SWP üyesi

[‡] Yazı 2017 yılında yayınlanmıştır – ÇN.

[§] Baştan itibaren yazının orijinalinde LGBT olan yerleri söylem olarak artık LGBTİ+  kabul edildiği için bu şekilde değiştirdik.

[**]A women’s right to choose, okuyucunun Batı feminizmindeki tartışmaların içeriğini kavraması için ‘kadının seçme hakkı’ olarak çevrilmiştir. Bu slogan, Türkiye kadın hareketinde daha çok ‘benim bedenim, benim kararım’ olarak kullanılmaktadır ve tüm toplumsal cinsiyet kimliklerini kapsamaktadır. (ç.n)

[††] Orjinali, Ba Baa Black Sheep olan bir çocuk şarkısı. Black kelimesinin ırkçı çağrışımlarından ötürü tartışma konusu olmuş, bazı eğitim kurumlarında black kelimesi değiştirilmiştir. (ç.n)

[‡‡] 1970’lerde İngiltere’de öğrenci sendikalarının özellikle faşist örgütlenmelerin kampüslerde bulunmalarını engellemek için herhangi bir platformda konuşma yapmalarını engelledikleri bir taktiktir. Günümüzde bu taktiğin kullanım alanı ve kapsamı fazlasıyla değişmiştir. (ç.n)