Şilan Geçgel

İlk kez 2004 yılında gösterime giren Demir Çeneli Melekler filmi kadın mücadelesinin işlendiği önemli bir yapım. Amerikalı kadınların oy haklarını kazanmak için verdikleri mücadele ele alınan Demir Çeneli Melekler filmi tarihsel bir döneme dokunuyor.

Gerçek hayat hikâyesinden esinlenilerek çekilen filmde, kadınlara oy hakkı aktivistleri Alice Paul ile Lucy Burns’un yaşam öyküsü anlatılıyor. 1912 yılında anayasada kadınlara oy hakkı verilmesi için siyasi lobi oluşturmak isteyen Alice ve arkadaşları “kadınlar özgürlük için daha ne kadar bekleyecek” diyerek kolları sıvamaya başlıyor.

Kadınlara oy hakkı için mücadele eden kadınlar hem “ne istediniz de vermedik, nankörlük ediyorsunuz” diyen erkeklerle hem de yaşadıkları hayattan memnun başka kadınlarla mücadele ederken; ülkeleri bir savaşa giriyor. “Cephede vatan için ölen askerler varken” sokaklarda şov yapmakla itham edilen bu kadınlar, çok kısa zamanda vatan haini olarak hedef gösterilip; gözaltı, işkence, hapishane sarmalında debeleniyor.

Dönemin iktidarı tarafından ağır işkencelere maruz kalan tutsak kadın aktivistler, Alice Paul öncülüğünde bir karşı çıkış olarak açlık grevine başlıyor… Film; kadın mücadelesinin güzelliğini, dayanışmanın önemini, kız kardeşliğin kıymetini ve dahasını getirip önümüze bırakıyor.

Bu filmin bana kalırsa en etkileyici sahnesi, işkencede polis tarafından el bileklerinden tavana asılan kadın arkadaşlarına destek için, -o anda- hapishanedeki tüm kadınların ellerini yapay bağlarla tavana bağlanmış gibi havaya kaldırdıkları sahnedir. İçimize işleyen bir diğer sahne ise yine kadınların hep bir ağızdan Will The Circle Be Unbroken isimli şarkıyı söyledikleri an.

Özellikle filmi izleyen kadınlar kuşkusuz tüyleri diken diken eden o sahneleri hatırlayacaktır. Film kadınlara özgürlükleri için beklemeyi reddetmeleri söylerken; vazgeçmemeyi yücelten ve kadınları özgürleşmek için sokağa çağıran bir yolu işaret ediyor. Filmin sendeleyen kadın karakterlerine hemen o anda bir başka kadın karakterin güç vermesi; mücadele içinde hiçbir kadının düşmemesine içilen gizli bir ant değilse nedir?

***

Bugün yazımıza konu olan August Bebel’in 1879’da yayınlanan Kadın ve Sosyalizm isimli kitabı ise tıpkı kadınların kalbine dokunan direnişler, filmler gibi biricik bir üretim olma özelliğini yıllardır korumakta.

İlk olarak Sabiha Sertel’in İngilizceden çevirisiyle 1935 yılında “Dün ve Yarın Tercüme Külliyatı”ndan yayımlanan Kadın ve Sosyalizm, o dönemin şartlarında Türkiye’de “kadın sorunu”nu temel boyutlarıyla ele alan ilk çalışmalardan biri oldu.

Kadın ve Sosyalizm, bugün hala Sovyetler Birliği deneyiminin de yansımalarıyla ideal bir “sosyalist toplum”un nasıl olabileceği ve kadının bu toplumdaki yerine dair olanaklara da işaret etmesiyle değerli bir zemine oturuyor.

1935 yılında Sabiha Serter’in tarihi çevirisi, daha sonra 1980 yılında Toplum Yayınevi tarafından tekrar yayımlanmış. Sabiha Serter’in daha kısa kabul edilecek bu çevirisi esas kabul edilerek, Sevinç Altınçekiç’in kitabın eksik bölümlerini tekrar ele almasıyla Kadın ve Sosyalizm geçtiğimiz aylarda Yordam Kitap tarafından tekrar basıldı.

İşçi sınıfı ve kadın özgürlük mücadelesi söz konusu olduğunda bir simgesi haline gelen yazar ve eylemci olan Bebel’in, Kadın ve Sosyalizm kitabı, yayınlandıktan kısa bir süre sonra onlarca dile çevrilmiş, tüm dünyada emek mücadelesi- kadın mücadelesi değirmenine su taşıyan her alanda kendine okur bulmuştur.

Kadın ve Sosyalizm kendi döneminde yazılan diğer kitaplarla kıyaslandığında kadının kurtuluşunu, insanlığın kurtuluşuna giden yolda en önemli adım olarak nitelendirmesi ve ataerkil düzende kadın sorununu çarpıcı bir biçimde ele alması nedenleriyle diğer yapıtların arasından hızla sıyrılmıştır. Bu nedenle Kadın ve Sosyalizm’in -bugün hala- kadın özgürleşme mücadelesinde neredeyse bir klasik olarak kabul ediliyor olması abartı değildir.

Kadın ve Sosyalizm, emekçi kadın hareketinin teorik üretimine dair ilk üretim ve Marksizm açısından belge değeri taşıyan bir yapıttır.

Toplam 4 ana başlıkta 30 bölüm olarak işlenen kitabımız İlkel Toplumda Kadının Yeri bölümündeki “Baskı görmek, kadınların ve işçilerin ortak alınyazısıdır” diyerek başlıyor.

Bebel tarafından kadın sorununu ele alırken antropolojinin öneminin kitapta sıklıkla vurgulandığı söylenebilir. Kadın ve Sosyalizm gibi, Ailenin, Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni’ni yazan Engels’in de en önemli kaynakları insan toplumlarına dair yapılan antropolojik araştırmalarının sonuçlarıdır. Ailenin, kadının köleleştirilmesinin ve hatta fuhuşun kadın bedeni üzerinden sömürünün bir aracı olarak tarihsel dönemler arasındaki gelişimi burjuva önyargıyı yıkmak açısından da kritiktir.

Tarihsel dönemler, geçişler arasında insan toplumu ve dolayısıyla kadının toplumsal yeri etkileri bugüne yansıyan deneyimler birikimi olagelmiştir.

Bebel, sosyalist toplum ve kadın meselesine gelmeden evvel kadının, erkek tarafından köleleştirilmesi ve sonrasında ataerkiyi de kapsayan bir ilkel toplum değerlendirmesiyle başlayarak okura kapsamlı bir tasvir sunuyor.

İffetli/namuslu kadının cinsel istekleri/talepleri olamayacağını söyleyen geleneksel kabule karşın; Bebel, kadının cinsel güdüleri ve taleplerinden de söz ederek, bunun normalleştirilmesine ön ayak olur. Bana kalırsa Bebel’in kendi döneminin koşulları göz önüne alındığında Kadın ve Sosyalizm ile altını çizdiği bu vurgu önemlidir.

Kadınların beyinlerinin erkeklerden daha küçük olduğu için, erkeklerin söz/ oy hakkı olduğunun savunulduğu bir toplumsallıkta, Bebel buna karşın kanıtları okumaktan, araştırmaktan, yazmaktan vazgeçmeyerek bugüne de ışık tutan belgeyi üretmiştir.

Kadınlara çizilen tüm sınırlara karşın, Bebel, kitabında kadınları mücadeleye davet ediyor. Bebel’e göre: Kadınların kurtuluşunun ön koşullarının sosyalizmde gerçekleşeceğinden hareketle emekçi sınıfları devrim mücadelesine çağıran sosyalistler, kadınların güncel taleplerini göz ardı edemezler.

Kadınların oy hakkına da değinen yazar August Bebel kitabında şöyle yazıyor:

“Kadınların bugüne kadar siyasetle sadece kısıtlı ölçüde ilgilendikleri iddiası hiçbir şey ifade etmez. Kadınların bugüne dek, siyasetle ilgilenmemiş olmaları, bundan sonra da ilgilenmeleri gerekmediğini göstermez. Kadınların oy hakkı için öne sürülen argümanların aynısı, 1860’larda erkeklerin genel oy hakkı için de öne sürülürdü. Bu kitabın yazarı da 1863’te buna muhalefet edenlerden biriydi. Ama dört yıl sonra parlamentoya seçilmesini bu hakka borçluydu.”

Kuşkusuz her siyasi üretimi kendi yazıldığı döneminin koşulları ile ele almak ve öyle değerlendirmek doğru olandır. Bu açıdan bakıldığında Bebel’in bugün geçerliliği sorgulanabilen kimi önermelerinin de yine aynı kitapta kendine yer bulduğunu söylemek mümkün.

Kadın ve Sosyalizm, “ Gelecek sosyalizmindir. Yani her şeyden önce emekçilerin ve kadınlarındır” diyerek sonlanıyor.

Özellikle günümüz bir başucu kitabı olarak kabul edilebilecek Kadın ve Sosyalizm; -sanıyorum- kadınların tüm sorunlarının çözümü için devrimin beklenmesi fikrini reddeden bir manifesto gibi okunmalıdır.

KÜNYE: Kadın ve Sosyalizm- August Bebel. Çeviri: Sabiha Sertel ve Sevinç Altınçekiç- Yordam Kitap- Kasım 2019