Kadınların 2020 Yılı: Saldırılara Karşı Hep Ayakta!

Melike Çınar

COVID-19 salgını tüm dünyada derin hasarlara yol açtı ve toplumsal hayatta ve ekonomik alanda paylaşım savaşları dönemlerindekine benzer değişikliklerle dünyayı etkisi altına aldı. Virüs, dünya genelinde o kadar hızlı ve yoğun bir şekilde yayıldı ki, sürecin ölümlü sonuçları artarak devam ederken çoğu ülke yayılmayı kontrol altına almak için -nihayetinde yetersiz kalan- geçici kapatmalar uygulamak durumunda kaldı. Kısmi yasakların bile etkileri çok ağır oldu ve insanların günlük aktivitelerini gerçekleştirme ve rutin yaşamlarına devam etme şeklini değiştirdi. Bu süreçte toplumun ne kadar hızlı değişebileceğini de acımasızca göstermiş oldu salgın.

Kadınlar Her Yerde Ayakta!

Tüm acımasızlığına rağmen pandemi sürecinde dünyanın birçok yerinde kadınlar yaşadıkları ve uğradıkları bütün eşitsiz durum ve davranışlara, adaletsiz ve erkek egemen politikalara karşı ses getirecek eylemlere imza attılar.

Pandemide kadın sağlık çalışanları ön saflarda oldular. Bugün dünyanın dört gözle beklediği yüzde 90 etkili olan aşıyı geliştiren doktorlardan Dr. Özlem Türeci’nin rolü Türkiye’nin eril basını tarafından “Uğur Şahin’in eşi” olarak görülse de kadınlar Doktor Özlem’i gündem yapmaktan geri durmadı. Ayrıca Türeci’nin bu büyük başarısını Almanya görmezden gelmedi ve kendisini “Yılın 100 Kadını” arasında gösterdi.

Güçlü, istikrarlı duruşları ile mücadele eden Polonyalı kadınlar hükümete geri adım attırarak Anayasa Mahkemesi’nin kürtaja neredeyse tam yasaklama getiren kararını erteletmeyi başardı. Dünya nezdinde ise en büyük kazanımlardan biri İspanya’da kadın ve erkekler arasındaki ücret eşitsizliğinin yasaklanması oldu. Arjantin’de kadınlar sokakta tarih yazarak, fiilen kazandıkları kürtaj hakkını yasal olarak da kazandı. Meksika’da 2020 yılı neredeyse her gün eylemlerle geçti. Örneğin, yedi yaşındaki İngrid Escamilla’nın cinsel istismara uğrayıp öldürülmesi sonrası süren eylemlerde kadınlar Anayasa Mahkemesi’ni ateşe verdiler. Amerika’da Trump’ın kadın düşmanı, ırkçı ve göçmen karşıtı politikalarına karşı binlerce kadın birçok eyalette bu yıl da sokaklardaydı. Birçok ülkede kadın siyasetçiler süreci daha iyi yöneterek hem salgını kontrol altına almada başarılı adımlar attılar hem de kadınlarla dayanışarak başarılı işlerde isimlerini duyurdular.

Türkiye’de ise AKP iktidarının çeşitli vakitlerde tartışmaya açtığı İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme durumlarının yanı sıra, gündeme yine ara ara getirilen çocuk istismarı af yasasına karşı kadınlar şehir şehir pandemi koşullarına uygun şekilde eylemler, basın açıklamaları ve sosyal medya eylemleri örgütleyerek tasarıları şimdilik rafa kaldırdı. Bütün bu gelişmelerden hareketle 2020 yılı, kadınların siyasette, bilimde, emekte, eylemde ön plana çıktığı ve bütün olumsuz koşullara rağmen yılmadan mücadele ettiği bir yıldı diyebiliriz.

Covid-19 pandemisinde toplum olarak birçok gerçekle karşı karşıya kaldık. Alınan önlemlerin yetersizliğini, geç kalınmışlığını, kriz anlarını yönetmede her ülkenin başarılı olamadığını, halkın sağlığı için gerekli yatırımların yeterince yapılmadığını, sağlık politikalarının yetersizliğini, ülkemizde gün be gün açıklanan koronavirüs verilerinin gerçeği yansıtmadığını, ödediğimiz vergilerin karşılığını nasıl aldığımızı/alamadığımızı görmüş olduk toplum olarak. Dünyada kaynakların nerelere harcandığını, nasıl kullanıldığını, ekonomiye hangi temellerle yeniden şekil verildiğini, merkezine neyin konduğunu da tüm çıplaklığıyla gördük. Sonuçlarını toplu ölümlerle yaşadığımız pandeminin devlet nezdinde en çok endişe verici yanının insan hayatından çok, ekonomik kriz kaynaklı piyasaların gerginliği olduğunu söyleyebiliriz.

Bununla birlikte, bahsettiğimiz etkiler, tüm sosyal gruplar için aynı oranda da gerçekleşmedi. Ezilen ve yoksullaştırılmış gruplar halihazırda var olan sosyal eşitsizliklerin daha da derinleşmesi nedeniyle, süreci en ağır yaşayan kesimler oldu. Yani, aslında şunu diyebiliriz: Pandemi süreci, halihazırda var olan her türden eşitsizliği -sınıf çelişkisi ve cinsiyete dayalı eşitsizlikleri- daha da derinleştirmiştir. Özellikle eve kapanma, mevcut cinsiyet eşitsizliklerini derinleştirmiş ve kadınların özgürlük alanlarını da kısıtlamıştır. Pandeminin iş yaşamı – kişisel yaşam arasındaki dengeye ve kadınların ekonomik bağımsızlığı üzerindeki olası uzun vadeli etkilerine de dikkat edilmelidir. Özellikle kapanan ya da kısmen açık olan AVM, kafe, bar, restoran gibi hizmet sektörlerinde çalışanların ağırlıklı olarak kadınlar olduğunu düşünürsek, işten ilk çıkarılanların da kadınlar olduğu tahmin edilebilir. Pandemi gibi krizlerde önce kadınlar iş hayatından uzaklaşır ve daha çok ev içi ve bakım emeğine sürüklenirler.

Türkiye’de salgın öncesi dönemde, kadınların işsizlik oranı yüzde 16.3 ile erkeklerden çok daha yüksek düzeyde idi. Tarım dışı sektörlerdeki kadın-erkek işsizlik oranlarındaki fark ise daha da yüksek: Erkeklerde yüzde 14, kadınlarda ise yüzde 19.5 (TÜİK, Ocak 2020). Bu işsizlik oranlarıyla karşı karşıya olan kadınlar korona salgını döneminde ve sonrasında düşen emek talebi karşısında erkeklere göre çok daha riskli konumdalar. Kadınlar uzun süre işsiz kaldıktan sonra iş bulma umutları düşüyor ve iş yaşamından çekiliyorlar.[1]

Krizler Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliğini Derinleştirir

Kadınlar açısından pandeminin en belirgin sonucu ofislerin ve eğitim kurumlarının kapanması sonucu artan iş yükleri olmuştur diyebiliriz. Özel sektörden birçok firma ofislerini kapatarak evden çalışma normuna geçerken, eğitim kurumlarının kapatılmasıyla, internet ve bilgisiyar gibi fırsatları olan çocuklar da çevrimiçi eğitimlerle evlere kapanmış oldular. Bu durumun kadınlar ve erkekler açısından farklı sonuçları oldu. Iş hayatında aktif olan kadınlar, yüksek performans gerektiren işlerini ev ortamına taşımak durumunda kaldı. Ev yaşamının zorunluluklarının iş yaşamının sorumluluklarına karışmış olması, “ekstra hijyen”, “ekstra sağlık” gereksinimleri nedeniyle ev işlerinin ve bakım işlerinin de artmasına neden oldu. Yani şimdiye kadar var olan yemek pişirme, temizlik, yıkama, çocuk bakımı, yaşlı ve hasta bakımı gibi hizmetler, “kadının sorumluluğu” olarak görüldüğü için kadınların iş yükünü tam günlük mesailere dönüştürerek, dayanılmaz ve yıpratıcı boyutlara taşıdı.

Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD), Türk Girişim ve İş Dünyası Konfederasyonu (TÜRKONFED) ve Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women) Türkiye işbirliğinde hazırlanan “Covid-19 Salgınının Kadın Çalışanlar Açısından Etkileri” araştırmasına göre Covid-19 döneminde kadın çalışanların sorun olarak gördükleri ilk üç konu, yüzde 99 ile artan ev işleri ve bakım sorumluluğu, yüzde 97 ile uzaktan/evden çalışma ile artan iş yükü ve yüzde 95 ile endişe, psikolojik stres ve tükenmişlik şeklinde sıralandı. Erkek çalışanlarda ise ilk üç sorun, yüzde 74 salgın döneminde ücret/gelir yetersizliği, yüzde 69 iletişim ve bilişim teknolojilerine kısıtlı erişim, yüzde 65 ile de psikolojik stres ve tükenmişlik oldu.[2]

Pandemi, kadınların ister kamusal alanda çalışan olsun ister olmasın, ev içindeki görünmeyen emeklerini görünür kıldı. Dışarıdan hali hazırda alınamayan her hizmet, ev içinde “görünür” hale geldi. Bu da kadınların yeniden üretim alanında üstlendikleri sonsuz yüklerin boyutlarını gözler önünde serdi.

Evlerde Ne kadar Kalabildik?

Salgından korunmanın en önemli ayağı “EvdeKal” çağrıları idi. Peki bu ne kadar yansıdı, yansıyor hayatlarımıza? Pandemi sürecinde fiziki olarak çalışmak durumunda kalanlar, tehlikenin bitmediği ama yeni normal adı verilen süreçte de işlerine gitmek zorunda kalanlar oldu. Hatta Çanakkale’deki Dardanel Gıda Fabrikası, çok sayıda işçide Covid-19 tespit edilmesine rağmen “’kapalı devre çalışma sistemi” adını verdikleri yasada yeri olmayan bir çalışma sistemi ile işçileri zorla fabrikada tutarak üretimi sürdürmeye çalıştı. İşlerinden olmak istemeyen işçilere karşı patronların kurduğu acımasız tahakkümün çarpıcı örneklerinden biri oldu Dardanel.

İşlerine gitmek zorunda kalan çalışanların başını ise elbette sağlık çalışanları çekiyordu. ILO 2020 verilerine göre dünyada, bakım kurumlarındakiler dahil, sağlık çalışanlarının %70’inden fazlasını kadınlar oluşturuyor. Sağlık çalışanı kadınlar, pozisyonları gereği de COVID-19 ile ön saflarda savaşmaktadırlar. Pandemi koşullarında hizmet sunmanın risklerinin yanı sıra, yakınlarını, meslektaşlarını kaybetmelerinin, sağlık çalışanlarına yönelik ekipmanlarda yaşanan tedarik eksikliğinin, kadınların fiziksel özellikleri gözetilerek hazırlanmamış ekipmanları uzun mesai saatlerinde kullanırken yaşadıkları zorlukların, uzun süreli vardiyaların ardından eve geldiklerinde eklenen bakım işlerinin, fiziksel ve duygusal olarak kadınları daha çok yıprattığı gözlenmiştir. Türkiye Psikiyatri Derneği’nin açıklamasına göre ise ev içi iş yüklerinin artışı kadın sağlık çalışanlarının gerek mesleki gerek ev içi tükenmişlik riskini artırmaktadır. Salgın, mevcut bakım krizi ve  ev içi emek tartışmasını her kesimin önüne getirmiş oldu.

Hayat Eve Sığardı Sığmasına Ama Ya Kadınlar?

Pandemide en yoğun olarak ortaya çıkan problemlerden biri de ev içerisinde kadına yönelik şiddetin artmasıydı. İşsizliğin arttığı, gelir kayıplarının yaşandığı kriz zamanlarında ev içindeki gerilimlerin artması sebebiyle, kadınların ve çocukların şiddete maruz kalma riskleri de artmaktadır. Sağlık tedbirleri kapsamında “evde olmak” zorunlu iken, kadınlar kendilerine şiddet uygulayan erkeklerle bu evlerde tam zamanlı olarak şiddete maruz kalmakta. Şiddetin tanığı çocuklar içinse bu durum başka travmalara da yol açmaktadır. İçişleri Bakanlığı’nın pandemi döneminde şiddetin azaldığı açıklaması ise gerçekçi olmadığı için kadınların tepkisine neden oldu.

Kadın Dayanışma Vakfını’nın verilerine göre Sağlık Bakanlığı’nın Mart ayında pandemiyi ilan etmesinin ardından şiddete uğrayan kadınların başvurularında düşüş olsa da Nisan ayında eski oranlara geri döndüklerini belirtiyorlar ve ekliyorlar:

Üniversitelerin uzaktan eğitime geçmesiyle ailelerinin yanına dönen genç kadınların kendileri ya da anneleri için yaptıkları başvurular sıklaştı. Bulundukları ortamda güvensiz hissetmek, kendilerinin psikolojik şiddete maruz kalması ya da annelerinin yaşadığı şiddete tanıklık ederek kaygılanmak başvurularda sıklıkla karşılaştığımız örneklerdendi. Diğer yandan eve kapanılan bu dönemde kadınların geçmişteki şiddet deneyimleri yüzünden tekrar travmatize olup bu süreçte daha tedirgin hissettikleri, güvende hissetmediklerine dair paylaşımlarla karşılaştık. Başvuruların ardından telefon üzerinden hukuki destek sağladık, vurguladığımız en önemli nokta kadınların her durumda şiddet karşısında başta koruyucu ve önleyici tedbirler olmak üzere faydalanabilecekleri birçok yasal hakka da sahip olduklarıydı.[3]

İstanbul Sözleşmesi Yaşatır!

Toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesinde erkek şiddetine karşı kadınları koruyacak ve şiddeti engelleyecek önlemler almak maksadıyla imzalanan ve yürürlüğe giren İstanbul Sözleşmesi, AKP hükümetinin bu yıl da hedefindeydi. Sözleşmenin uygulanması için mücadele verirken sözleşmeyi korumak ve savunma durumuna geçmek durumunda kaldık. Topluma yanlış bilgilerle sözleşmeyi propaganda eden AKP ve trolleri, sözleşmenin aileyi yıkma hedefinden boşanmaların artışına sebep olmasına; esasen erkeklerin mağdur edildiğine; inanç özgürlüğü ve ayrımcılık karşıtı olan sözleşmenin Türk toplumunun inancı ve ahlaki değerleriyle ters düştüğüne; aile yapısını tehdit ettiğine; eşcinselliği özendirdiğine; toplumun da bu sözleşmeden rahatsız olduğuna kadar çeşitli beyanlarda bulunarak kendilerine destekçi bulmaya çalışsalar da kadınlar “Haklarımızdan vazgeçmiyoruz, İstanbul Sözleşmesini Uygula” kampanyası başlatarak hem sosyal medyada hem mahallelerde, meydanlarda nöbetler tuttu, zincirler oluşturdu, sözleşmenin maddelerini tekrardan vurguladı.

Kampanya ile amaçlanan sadece sözleşmenin iptal edilmesi gündeminin ortadan kalkması değil, devletin bu sözleşmeyle yükümlü olduğu önleme, koruma, kovuşturma, eşitlik politikaları geliştirme ve uygulama sorumluluklarını da yerine getirmesi idi.

Temmuz ayında Muğla’da Pınar Gültekin, eski sevgilisi Cemal Metin Avcı’nın barışma isteğine “hayır” dediği için katledildi. Erkek şiddetini önleyen ve buna karşı kadınları koruyan yasal düzenlemeler tartışmaya açıldıkça ve yasalar gereği gibi uygulanmadıkça erkek egemenliği daha çok besleniyor, güç buluyor. Tam da bu noktada kadınlar “#challangeaccepted” (Meydan okuma kabul edildi), “#İstanbulSözleşmesiYaşatır”, “KadınDayanışması” gibi etiketlerle, sadece Türkiye’den değil dünyanın başka ülkelerinden kadınların da karşılık verdiği bir sosyal medya eylemi gerçekleştirdi. Burada amaç kadınların birbirlerini desteklemek, birlik olduklarını hissettirmek ve “kadın güçlüdür” mesajını vermekti.

Kadınların topyekûn başkaldırısı sonucunda AKP iktidarı geri adım atarak, sözleşmeden çıkmak yerine bazı maddelerinde değişiklik ya da şerh koyma talebini değerlendirdiklerini duyurdu. Konu hala “değerlendirilirken” bizler de her fırsatta çekilmeyi değil, İstanbul Sözleşmesi’nin etkin uygulanması için mücadelemizi yürütmeye devam ediyoruz.

Çocuk İstismarının Affı Olmaz

Türk Ceza Kanunu’nun 103. Maddesi kapsamındaki çocuk cinsel istismarı faillerine af getirilmesi meselesi 2016 yılında ilk kez gündeme getirildiğinde kadın örgütleri olarak “aklınızdan bile geçirmeyin” diyerek sokaklara dökülmüştük. Çocuk cinsel istismarı faillerine af getirilmesinin gündemden tamamen kalkması ve çocuk yaşta evlendirmelerin son bulması için İlerici Kadınlar Meclisi’nin de imzacılarından olduğu “TCK-103 Çocuk Cinsel İstismarı Affına Karşı Kadın Platformu” kuruldu. 2016’dan bu yana ara ara gündeme getirilen “İstismar Yasası”, bu yıl gündeme alınan infaz yasası değişiklikleri sırasında tekrar kamuoyunun gündemine getirildi. Yasa, pek çok ilde yapılan kadın eylemleri ile geri çektirildi.  Söz konusu yasa teklifi taslağı 13 yaşındaki bir kız çocuğunun kendisinden 15 yaş büyük bir erkekle evlenmesini mümkün kılacaktı. Böylece çocukların tacizci ya da tecavüzcülerle evlendirilmesinin önü açılacak; çocuğa karşı işlenen cinsel suçların üstü örtülecek; tecavüzün cezasız bırakılmasına ve çocuk yaşta evliliklerin artmasına sebep olacaktı.

Nafaka Haktır; Lütuf Değil!

Kadınların kazanılmış haklarına karşı yapılan bir diğer saldırı “nafaka” konusu oldu. Medeni Kanun’a göre “boşanma sebebiyle yoksulluğa düşecek taraf nafakaya hak kazanır.”  Buradaki taraf kadın da olabilir erkek de! Boşanma sonrasında yoksullaşan genelde kadın olduğu için, yapılmak istenen düzenlemelerin hedefinde de kadınlar durmaktadır. Herhangi bir mesleği olmayan, evliliği boyunca ev işleri ve bakım işleriyle uğraşmak zorunda bırakılan kadınların boşandıktan hemen sonra, kadın istihdam oranları ortadayken, geçimine yetecek kadar geliri olan bir iş bulabileceği sanılıyor. Genellikle çocuklarının bakımının da kadınlarda olduğu düşünülürse, devletin ücretsiz ve ulaşılabilir kreş imkanları sunmadığı; özel kreşlere ise ödeyecek parası olmadığı sürece kadınların hangi şartlarda iş sahibi olabileceğinden söz edilmemesi gülünçtür. “Süresiz nafaka kaldırılsın” gibi iddialar ise AKP’nin oy toplamak, boşanmaları engellemek ya da kadınların kazanılmış haklarını geri almak için verdiği yalan beyanlardan ibarettir.

Kadın Dayanışma Vakfı’nın 2019 yılında hazırladığı “Yoksulluk Nafakası Araştırması” raporuna göre; “Yoksulluk nafakası koşulları bir arada değerlendirildiğinde yaygın kanının aksine isteyen herkesin yoksulluk nafakasına her zaman hak kazanabilmesi söz konusu değildir. Yoksulluk nafakasına hükmedilmesi için öncelikle TMK hükümlerine göre yapılan geçerli bir evlilik akdinin mevcut olması, tarafların boşanmaları ve nafaka talep eden kişinin geçimini sağlayabilmesi için yoksulluk nafakasına ihtiyacı olması gerekmektedir.” Ayrıca şunu da eklemek gerekir ki, nafaka miktarı olarak her kadına magazin programlarında bahsi geçen milyon dolarlar ödenmemektedir. “Nafakanın miktarı tarafların sosyal ve ekonomik durumları göz önüne alınarak belirlenmelidir. Nafaka miktarı belirlenirken, tarafların mali durumları birlikte değerlendirilir.[4]

Yoksulluk nafakasından kadınların daha fazla yararlanıyor oluşu tesadüf değildir. Kadınları nafakaya mahkum eden düzenin sorgulanmasıdır esas olan. Bunun temelinde yatan sebep mevcut toplumsal cinsiyet eşitsizliğidir. Eğitim ve çalışma hakları konusunda eşitlik sağlandığında, kamusal hayattan çekilmeye zorlanmadıklarında, ev içi işlerin ve bakım yükümlülüklerinin kadınların omzuna yüklenmesinden vazgeçildiğinde nafaka konusundaki yaşanan tartışmalar da son bulacaktır.

Uykuların Kaçsın!”

Kadına yönelik şiddet kapsamında yer alan cinsel taciz; kişinin onayı olmaksızın gerçekleştirilen, fiziksel temas içermese de rahatsız edici olan cinsel eylem, söz ve davranışlardır ve insan hakları ihlalidir. Bir davranışın ya da sözün cinsel taciz içerip içermediği, kadının üzerinde bıraktığı etki, tekrarın ve ısrarın varlığı, sınır ihlali ve ayrıca kadın için tehdit içeren bir ortam yaratıp yaratmadığı esas alınarak değerlendirilmelidir. ABD’de sinema sektörüyle başlayıp bütün dünyada yayılan “MeToo” hareketi Türkiye’de, edebiyat dünyasından Hasan Ali Toptaş’ın tacizlerinin ifşa edilmesiyle karşılığını buldu.

Bir kadının maruz kaldığı şiddeti en yakınlarıyla bile paylaşması oldukça zaman alabiliyor. Söz konusu cinsel şiddet olduğunda yıllar dahi sürebilir bir kadının bunu anlaması, kabullenmesi ve ardından yaşadığı şiddeti, travmayı paylaşabilmesi. Yıllarca kendini suçlu dahi görebiliyor bir kadın. “Yanlış anlamış olabilir miyim”, “Bu duruma ben mi mahal verdim”, “Bana kim inanır ki!”, “Kanıtım yok ki!” vb. Şimdiye kadar tanık olduğumuz üzere, suçlayıcı, dışlayıcı tavırlara maruz kalmış kadınlar bu eril tahakkümün altında ezilir, sessizliğe mahkum edilirdi, bu yüzden hep susardı kadınlar. Kadın hareketinin varlığı, yarattığı farkındalık, bilinç; ürettiği politikalar pek çok kadının da bu anlamda önünü açtı.

Tacize uğrayan kadınlar seslerini yükseltti. Dünyanın en ünlü oyuncusu, tanınmış kişisi, edebiyatçısı da olsa kadınlari sessiz kalmadı ve yaşadığı tacizi ifşa etti. Ünlerini, yaşlarını, mevkilerini, nüfuzlarını, ayrıcalıklarını kullanan bu adamlar, şimdiye dek kadınların bu sessizliğinden faydalanarak tahakkümlerini ve tacizlerini sürdürdü. Ancak şimdi bir kadının çığlığı, diğerlerine ses oldu, domino etkisi yarattı. İfşa hareketi, kadınların kendilerini daha güçlü hissettiklerinin, yalnız olmadıklarını da göstergesi oldu. O çok bilindik olan sözün tam karşılığı buydu: Kadın kadının yurdudur! Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diyen kadınlar haklıydı; bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak: “Uykularınız kaçsın ben ne zaman ifşa edileceğim diye!”

Haklarımızdan Vazgeçmeye Niyetimiz Yok!

Kadına yönelik şiddet, kadın cinayetleri, şüpheli kadın ölümleri, kazanılmış haklarımıza karşı saldırılar  karşısında toplumsal cinsiyet eşitliği için kadınlar hep ayakta oldu. Pandemi koşullarında daha görünür hale gelen kadınların ev işleri ve ücretsiz bakım emeklerinin karşılıksız olduğu gerçeği; kadınları koruyacak yasaların uygulanmasına yönelik çabalar; aynı ya da benzer işleri yapan kadınların ve erkeklerin gelirlerindeki ücret eşitsizliği ve kadın istihdamının artırılmasına yönelik politikaların yetersizliği; mücadelemizin haklılığını ve gerekliliğini bir kez daha ortaya koymuş oldu.

18 yıldır iktidarda olan AKP, kurmak istediği rejime uygun bir toplum yaratmak için önce kadınları hedefine aldı. Bu 18 yıl boyunca AKP’nin yaptıklarına kısaca değinirsek; literatürden kadının adını çıkararak “aile”yi öne çıkardı. Din ve gelenekler üzerinden ürettiği politikalarla, kadın-erkek eşitliğini reddetti. Kadınların erkeklere hizmet etmekle  ve itaat etmekle yükümlü olduklarını topluma dayattı. Kadınların en önemli kariyerinin “annelik” olduğunu işlemeye çalıştı. Kadınların verdiği eşitlik ve özgürlük mücadelesini bertaraf etmek için tüm mekanizmalarını ve olanaklarını kullanarak saldırdı.  Baskının olduğu her yerde direniş de vardır; bu saldırılara karşı kadın hareketinin mücadelesi de kesintisiz devam ediyor. Haklarımızdan ve hayatlarımızdan vazgeçmiyoruz!

[1] keig.org/korona-salgininin-yarattigi-kriz-kadin-emegi-acisindan-ne-ifade-ediyor/

[2] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kadinlar-iste-tukeniyor-1790881

[3] Pandemi Ve Şiddet Kıskacında Kadın Mücadelesi Deneyimleri, Kadın Dayanışma Vakfı, 24.09.2020.

[4] Kadın Dayanışma Vakfı  “Kadınların, Kadına Yönelik Şiddet ve Ayrımcılık Alanında Mevcut Destek Hizmetleri Hakkında Bilgi Alma ve Bu Hizmetlere Erişme Haklarının Güçlendirilmesi” Projesi kapsamında “Yoksulluk Nafakası Araştırması”, Kasım 2019.