İstanbul Sözleşmesi Neden Hedefte?

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kadınlar, toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesinde erkek şiddetine karşı kadınları koruyacak ve şiddeti engelleyecek önlemler almak maksadıyla çeşitli mücadeleler yürüttü, yürütüyor. Toplumsal cinsiyet eşitliğine giden bu engebeli, dolambaçlı ve sarp yolda, kadın hareketinin ısrarlı mücadelesi ve katkıları olmadan hak kazanımları da olmazdı.

2019 yılında Türkiye genelinde kadına yönelik şiddetle ilgili 4 bin 76 suç duyurusunun %82’sine “kovuşturmaya yer yok” kararı verildi. Son 5 yıl içinde şiddet gören 1 milyon kadından 2 bine yakını öldürüldü. Türkiye’de kadınların en az üçte biri fiziksel ve/veya cinsel şiddete maruz kalıyor ve bunların çok az bir kısmı resmi kurumlara başvuruda bulunabiliyor. İstanbul Barosu’nun Adli Yardım Raporuna göre bu yıl bin 840 kadın koruma kararı aldı. Erkek şiddetinden kaçanlara destek sağlayan Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’na 2018 yılında ilk defa başvuru yapan kadın sayısı 800 iken, 2019 yılında 944’e ulaştı.

Gazete ve haberlerde kadına yönelik şiddete sıradan olaylar olarak yer verilse de kadınların maruz kaldığı şiddet son yıllarda kadın mücadelesi sayesinde 3. sayfa haberleri olmanın ötesine geçebildi. Çünkü kadınlar olarak yaşadığımız şiddetin 3. sayfanın ötesinde, münferit olaylar olmadığını, bunun politik olgular olduğunu çeşitli kanallarla defalarca söyledik.  Peki bu kadar şiddet, cinayet yaşanırken yetkililer ne yapmaktaydı?

İstanbul Sözleşmesine giden yol: Nahide Opuz davası

Öncelikle bizler için dönüm noktası olabilecek yakın tarihimizde yaşanan Nahide Opuz davasından söz edelim. Nahide Opuz Davası, AİHM’de “aile içi şiddet”ten Türkiye’nin mahkûm olduğu ilk ülke olması ve İstanbul Sözleşmesi’ne kaynak oluşturması bakımından önemlidir.

Nahide Opuz’un, annesinin imam nikahlı eşi A.O.’nun oğlu H.O. ile 1990 yılında ilişkileri başlamış ve üç çocukları olmuştur. İlişkilerinin başından beri Nahide’nin hayatında şiddet de tehdit ve hakaret de eksik olmamıştır. H.O. hakkında 1995 Nisan ve 1998 Mart tarihleri arasında yetkili makamlara Nahide Opuz’un annesine arabayla çarpmak, bıçakla yaralamak gibi çeşitli sebeplerle dava açılmıştır.  Tüm bu şiddet döngüsünde her iki kadının da hastane raporları sonucunda kanama, çürük, ezik, sıyrık vb. çeşitli yaralanmaların olduğu ve tıbben yaşamlarını tehlikeye düşüren yaralamalara da maruz kaldıkları hekimlerce rapor edilmiştir. Ancak şiddet döngüsü hiç bitmediği için, ölüm tehditlerine maruz kalan Nahide ve annesi yargılamaların her birinde şikayetlerini geri çekmek zorunda kalmış ve davalar ya şikayet geri çekildiği için ya da delil yetersizliği sebepleriyle düşürülmüştür.

Nahide, 21 Ekim 2001 tarihinde H.O.’nun bıçaklı saldırısına uğramış ve H.O. sekiz taksitle 840 TL para cezası almıştı. Ve o tarihten sonra Nahide annesiyle yaşamaya başlamış ve boşanma davası açmıştı. Ancak H.O.’dan kurtulamamışlardı. Uğradıkları şiddet ve tehdit yüzünden şehir değiştirmeye karar veren anne-kız, eşyalarını İzmir’e götürmek istemişti. Durumu öğrenen H.O. nakliye aracının önünü keserek araçta bulunan Nahide’nin annesini silahla öldürmüştür.

Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi 26 Mart 2008 tarihli nihai kararda, H.O.’yu öldürmek ve ruhsatsız silah taşımaktan mahkum etmiştir. Ancak H.O. suçu kayınvalidesinin kendisini kışkırtması sonucunda işlediğini iddia etmiş ve duruşmalar sırasındaki “iyi hali” göz önünde bulundurularak cezası düşerek 25 yıl 10 ay hapis ve 180 TL para cezasına indirilmiştir. Mahkeme, tutuklu kaldığı süre ve kararın temyiz mahkemesince inceleneceğini göz önünde bulundurarak, H.O.’yu serbest bırakmıştır. Annesinin ölümünden sonra Nahide, H.Ö.’den boşanmıştır. Nisan 2008’de Nahide, H.O.’nun kendisini öldürmekle tehdit etmesi karşısında tekrar suç duyurusunda bulunarak yetkili makamlardan korunma talep etmiştir. Başına bir şey gelirse annesini öldüren H.O.’nun sorumlu olduğunu söylemiştir.

Bu arada Türkiye’de kadın örgütlerinin mücadeleleri sonucu aile içi şiddete karşı koruma için özel önlemler öngören 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun yürürlüğe girmişti. Bu yasayla saldırganın şiddet uygulamasının yasaklanması ve gerekirse evden uzaklaştırılmasının önü açılmıştı.

Opuz, aradan 5 ay geçmesine rağmen yetkililerin yaşam hakkını korumadığını, annesiyle maruz kaldıkları şiddete ve tehditlere yerel makamların duyarsız kaldığını AİHM’e taşımıştır. Mahkeme, savcılığa başvurduğu halde şiddet gören bir kadını kocasından koruyamayarak, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “yaşam hakkını” güvence altına alan maddesi ve “işkence ve kötü muameleyi” ihlâl sayan maddesi ile hiç kimsenin “ayrımcılığa” maruz kalamayacağını belirten maddesinden tazminat ödemesine hükmederek, Türkiye’de kadına karşı erkek şiddeti konusunda gerekli uygulamaların mevcut olmadığına kanaat getirmiş oldu. İşte Nahide Opuz davası bugün çokça tartışılan İstanbul Sözleşmesi’nin de temelini bu şekilde oluşturmuş oldu.

Avrupa Komisyonu, bu karar ile kadın ve erkeğin eşitliğini savunan kararlar çıkarılmasının gerekli olduğunu ama bunun da yetmeyeceğini söylemiş oldu. Komisyon’un söyledikleri özetle şunlardı: Türkiye’de yasalara göre eşitlik var ama savcılık, mahkeme gibi otoriteler yaptırımda bulunmazsa kadının hayatını koruyamazsın; fiili olarak bu eşitliği sağlamak zorundasın; bu da toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamakla olur; “eve geldim, karım annesindeydi, yemek yoktu, çağırdım, münakaşa çıktı, bıçakladım”, “eşimin annesi ahlaka mugayir işler yapıyordu, tutamadım öldürdüm” gibi namus gerekçeli kavramları da kaldıracaksın, bunların kadın cinayetlerinde bir gerekçe olarak kullanılmasını kabul etmeyeceksin! Avrupa Komisyonu, İstanbul Sözleşmesi’ni Opuz davasındaki bu karara dayanarak hazırladı.

Türkiye ile birlikte, 13 ülkenin taraf, 25 ülkenin imzacı olduğu Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açıldı ve Türkiye sözleşmeyi imzalayan ilk ülke oldu. Sözleşme, İstanbul’da imzalandığı için “İstanbul Sözleşmesi” olarak anılmaktadır. Sözleşmenin yürürlüğe girmesi ise imzalandıktan yaklaşık 3 yıl sonra 1 Ağustos 2014 tarihindedir.

 

Şiddet bir ayrımcılıktır!

Sözleşme, kadınlar ve erkekler arasındaki fiili eşitliğin gerçekleştirilmesinin kadınlara yönelik şiddeti önlemede anahtar bir unsur olduğunu söylüyor. Şiddet bir ayrımcılıktır ve insan hakları ihlalidir. Bu ayrımcılığın ortadan kaldırılabilmesi için ilkin şiddetin ortadan kaldırılması gereklidir. Çünkü araştırmalar şiddetin ayrımcılığı sürdürülebilir kılan bir araç olarak görüldüğü yönündedir. Bu ayrımcılık ve şiddet ise toplumsal cinsiyet temellidir.

Sözleşme, toplumsal cinsiyeti, “herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler” olarak kabul eder. Buna göre sözleşme, kadın cinayeti davalarında genel olarak gördüğümüz “yemek yapmadı, yemeği çok tuzlu yaptı, kadınlık görevlerini yerine getirmedi, beni reddetti, sözümden dışarı çıktı, namusumu kirletti, erkeklik gururumla oynadı” gibi gerekçelerle ceza indirimleri almanın önünü açan cinsiyet eşitliğine aykırı söylemleri kabul etmez. Sözleşme, şiddet, cinsel istismar, taciz, tecavüz, zorla ve erken yaşta evlendirilme ile namus cinayetleri gibi şiddete gerekçe olabilecek durumların önüne geçilmesini, önleyici tedbirlerin alınmasını gerektiğini söyler. Kadın olmaktan kaynaklı kadınların toplumda ikincilleştirilmesinin, ötekileştirilmesinin eşitlik ilkesine aykırı olduğunu savunur. Bu nedenle Sözleşme’nin bu konudaki tavsiyesi kadın-erkek eşitliğini sağlamaktır.

Tarafların Sözleşme’nin hükümlerini etkili bir biçimde uygulamalarını sağlama amacıyla spesifik bir izleme mekanizması da oluşturulmuştur. Kadına yönelik şiddet alanında uzman üyelerden oluşan GREVIO (Kadınlara Karşı Şiddet ve Ev İçi Şiddete Karşı Uzman Eylem Grubu) bu izlemeyi ve gerekli raporlamaları yapmakla sorumlu oluşumdur. Böylece sözleşmenin ne kadar uygulandığını, nasıl sonuçlar elde edildiğini ve buna göre nasıl politikalar geliştirileceğine dair veriler elde edilebilecektir.

İstanbul Sözleşmesinin amacı nedir?

Sözleşme, amacının ne olduğunu çok net belirtmektedir:

  • Kadınları her türlü şiddete karşı korumak, kadına karşı şiddeti ve aile içi şiddeti önlemek, kovuşturmak ve ortadan kaldırmak;
  • Kadına karşı her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına katkıda bulunmak ve kadınları güçlendirmek de dâhil olmak üzere, kadınlarla erkekler arasında önemli ölçüde eşitliği yaygınlaştırmak;
  • Kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetin tüm mağdurlarının korunması ve bunlara yardım edilmesi için kapsamlı bir çerçeve, politika ve tedbirler tasarlamak;
  • Kadına karşı şiddeti ve aile içi şiddeti ortadan kaldırma amacıyla uluslararası iş birliğini yaygınlaştırmak;
  • Kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetin ortadan kaldırılması için bütüncül bir yaklaşımın benimsenmesi maksadıyla kuruluşların ve kolluk kuvvetleri birimlerinin birbiriyle etkili bir biçimde iş birliği yapmalarına destek ve yardım sağlamaktır.

80 maddelik 12 bölümden oluşan Sözleşme temel olarak; Önleme, Koruma, Yargılama/Kovuşturma ve Politika geliştirme ilkelerini savunur. Buna göre:

1. Kadına yönelik şiddetin temelinde yatan toplumsal cinsiyet eşitsizliğine neden olan cinsiyetçi tutum ve davranışları değiştirmeyi hedefleyerek şiddeti önlemek.

2. Danışma merkezi, sığınak, cinsel şiddet kriz merkezi, acil yardım hattı, barolardan ücretsiz avukat gibi destek mekanizmalarını kurarak şiddet riski altındaki kadınları korumak.

3. Şiddete uğrayan kadın şikayetten vazgeçse dahi şiddet suçu karşısında faillere gerekli cezaları vermek.

4. Ülke çapında kadına yönelik şiddetle mücadele edebilmek için kurumlar arasında gerekli koordinasyonu kurmak, politikalar geliştirmek.

Sözleşmenin çıkış sebebinden, amacından, neleri kapsadığından, neyi savunduğundan bahsettik ancak kamuoyunda sözleşmenin anti-propagandası Saray’dan dahi sürdürülmektedir. Bununla ilgili de gerçekleri tekrar etmekte fayda var.

Sözleşmenin amacı aileyi yıkmak mı?

Türk aile yapısını tehdit ettiği, toplumsal değerleri hiçe saydığı, evliliklerin azalışı ve boşanmaların artışının sebebi olduğu iddia edilen İstanbul Sözleşmesi’nin hiçbir yerinde ailenin yıkılması hedef alınmamış, toplumsal değerler hiçe sayılmamıştır. Aksine ev içinde şiddet gören kadın ve çocukların yaşam hakkını savunmaktadır. Şiddet uygulayanların ise cezalandırılmasını söylemektedir. Kadın düşmanı gericiler açıkça “erkeklerin kadınları dövmeye hakkı olduğu”nu söyleyemedikleri için “sözleşme aileyi yıkıyor” diyerek kamuoyunda yanlış bir algı oluşturuyorlar.

Sözleşme kadınlara çok hak verirken erkeği mağdur mu ediyor?

Sözleşme, kadınlarla kız çocuklarının cinsiyete dayalı şiddete maruz kalma riskinin erkeklerden daha yüksek olduğunu kabul eder, ancak ev içinde erkeklerin de şiddet mağduru olabileceğini kabul eder. Ayrıca Sözleşme, erkeği mağdur etme üzerine kurulu değildir, kadınları şiddet ortamından koruma üzerine kuruludur ve şiddet uygulayan erkekleri kapsamaktadır; şiddet uygulamayanları değil.

Sözleşme eşcinselliği teşvik mi ediyor?

Eşcinselliğin teşvikle bir ilgisi olmamasının ötesinde, Sözleşme her türlü ayrımcılığa karşı olduğunu söylemektedir.  Buna, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği de dahildir. Başta da belirttiğimiz gibi herhangi bir türde ayrımcılık bu sözleşmede yoktur. Bu noktada sözleşmenin “Temel Haklar, Eşitlik ve Ayırım Gözetmeme” başlığının 4. Maddesini  vurgulamakta fayda var: “Taraflar bu Sözleşme hükümlerinin, özellikle de mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirlerin, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, ulusal veya sosyal köken, bir ulusal azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen veya mülteci statüsü veya başka bir statü gibi, herhangi bir temele dayalı olarak ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmasını temin edeceklerdir.”

“İnancımızla” ve ahlaki değerlerimizle” bağdaşmıyor mu?

Sözleşmede dinle ilgili bir madde bulunmamaktadır. Zira “Temel Haklar, Eşitlik ve Ayırı Gözetmeme” başlığının 4. maddesi, dini inançları nedeniyle de ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmasını belirtir.

Boşanmaların Sebebi Sözleşme mi?

Hayır. Boşanmaların sebebi, kadınların kendilerini güvende hissettikleri; cinsel, fiziksel, psikolojik, ekonomik şiddet gördükleri ortamı terk etmek, kendi hayatına dair karar almak ya da yaşama hakkını kullanmak istemesidir; İstanbul Sözleşmesi değildir.

Başka hiçbir delil aranmaksızın kadının beyanı esastır diyerek erkekler hapse mi atılıyor?

Kadının beyanıyla verilen hapis kararları yoktur. Şiddet uğrayana geçici maddi yardım, barınma ve şiddet uygulayanın evden uzaklaştırılması gibi şiddete uğrayanın mağdur edilmemesi için alınan kararlarda kadının beyanı esas alınır. Bu da 6284 sayılı Kanun’da vardır.  Adalet Bakanlığı verilerine göre 2019 yılında kadınların 41.383 koruma başvurusu reddedildi! Koruma talebi zamanında verilmediği için onlarca kadın şiddete uğradı ya da öldürüldü!

Sözleşme şiddeti önleyemiyor mu?

Sözleşme şiddeti önleyecek mekanizmaları çok iyi sunuyor ve çok net görevler ve sorumluluklar veriyor. Sorun, devletin sözleşmeyi imzalandığından bu yana uygulamamasında. 2011’de İstanbul Sözleşmesi’ni imzalanmasının ardından, 2012’de 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun kadın örgütlerinin emekleriyle çıkarılmıştır. Kanun, şiddete uğrayan veya uğrama riski bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takipe maruz kalan kişilerin korunması ve şiddetin önlenmesi amacıyla alınacak tedbirleri içermektedir. Kanundaki esaslar büyük ölçüde İstanbul Sözleşmesi’ne göre oluşturulmuştur. Yani İstanbul Sözleşmesinden çekilmek isteyenlerin sıradaki hedefi 6284 olacaktır.

Toplumun çoğunluğu sözleşmeden rahatsız mı?

Araştırmalara göre İstanbul Sözleşmesi’nin iptal edilmesini isteyenlerin oranı toplumun sadece yüzde 17’si!

Sözleşme dış güçlerce” mi hazırlanmıştır?

Sözleşmeyi kaleme alan sekiz kişilik komitede Dışişleri Bakanlığı’nın görevlendirdiği bir  Türk akademisyen de vardı. Sözleşmenin yazım aşamasında yazıma öncülük eden Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin Kadın ve Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu Başkanı da ülkemizden bir kadındır. Ülkemizdeki tüm kadın örgütleri de bu sürece dahil oldu. Mevlüt Çavuşoğlu ise o dönem tüm süreci takip eden siyasetçiydi.

Saray Rejimi ve kadın düşmanlığı

Saray Rejimi iktidara geldiği günden beri kadınlara yönelik düşmanca tutumlar içinde yer aldı. Bu defa karşımıza uydurma gerekçelerle İstanbul Sözleşmesi’ni karalamakla ve sözleşmeden çıkmakla çıktı. İstanbul Sözleşmesi, kadına yönelik şiddete karşı mücadelede çok önemli bir rehberdir. AKP içindeki kadınlar da bunun farkındadır.

AKP, AİHM’in Opuz kararı sonrasında imajını yenilemek için sözleşmeyi büyük bir iştahla kabul etti, üzerine bir de 6284’ü çıkardı. Peki şimdi ne oldu da İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmayı tartıştırır hale geldi?

Saray Rejimi, içine düştüğü sıkışmadan kurtulmak için radikal islamcı tabanını konsolide etmek için İstanbul Sözleşmesi’ni ve 6284 Sayılı Kanun’u kullanmak istiyor belli ki. Öyleyse Rejim, kadına yönelik şiddeti önlemeyelim, kadınları bu şiddetten korumayalım, şiddet faillerini yargılamayalım, cezalandırmayalım ve hiçbir şekilde kadın politikaları geliştirmeyelim demiş olmaktadır. Oysa ki şiddetin en yaygın olduğu evler yüzlerce kadına mezar olabiliyor.

Kadına yönelik şiddetin sistematik olduğunu her defasında söylüyoruz ve çeşitli mücadelelerle kazandığımız haklarımızdan vazgeçmiyor, İstanbul Sözleşmesi’ni savunuyoruz. Görev ve yükümlülüklerinden kaçmaya çalışan AKP iktidarına karşı sesimizi gür bir şekilde çıkarmaya devam ediyoruz: İstanbul Sözleşmesi Yaşatır! İstanbul Sözleşmesini Uygula!

 

Melike Çınar