Anayasal düzeni darbe ile yıkmaya çalışanları tespit etmek, cezalandırmak için OHAL ilan edildiği şu günlerde, korunmaya çalışılan anayasal düzenin bu maddesini hatırlatarak başlayalım…

“Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. 

Tıbbî zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbî deneylere tâbi tutulamaz.

Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tâbi tutulamaz”

Bu cümleler 15 Temmuz akşamı bir darbe girişimi ile yıkılmaya çalışılan anayasal düzenin Anayasasının 17. Maddesinde yazmaktadır.

Anayasal düzeni darbe ile yıkmaya çalışanları tespit etmek, cezalandırmak için OHAL ilan edildiği şu günlerde, korunmaya çalışılan anayasal düzenin bu maddesini hatırlatarak başlayalım…

40 yıla yayılan bir süreçte neredeyse “sızılmadık” devlet kurumu bırakmayan FETÖ’nün devlet kurumlarından tasfiye sürecinde hiçbir engel ile karşılaşmamak için 22.07.2016 tarihinde çıkartılan Kanunun Hükmünde Kararname ile bildiğimiz ve bugüne kadar ağır aksak yürüyen tüm hukuk askıya alındı. Askıya alınma boyutu o kadar ileri götürüldü ki Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, Olağanüstü Hal (OHAL) nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 15. Maddesine dayanarak, Sözleşmenin de askıya alındığını açıkladı. Başbakan Yardımcısı AİHS’nin askıya alındığını söyleyedursun yaşam hakkı, ölüm cezası, kölelik ve adil yargılanma hakkı gibi temel insan haklarının askıya alınamayacağını belirtelim.

FETÖ üyelerinin devlet kurumlarından tasfiyesi için yayınlanan listelere baktıkça bu sürecin bir cadı avına dönüşeceği ve iktidarın bundan faydalanarak tüm muhalifleri tasfiye edeceği  kaygıları devam ederken, 26.07.2016 tarihinde Resmi Gazete ’de yayınlanarak yürürlüğe giren “Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlardan Hükümlü Olanlara Uygulanacak Tedavi ve Diğer Yükümlülükler Hakkında Yönetmelik” bambaşka bir tartışma başlattı. Tartışma başlattı diyoruz ancak henüz tartışma imkanımız olamadan OHAL’den faydalanan hükümet, kabulü mümkün olmayan bu yönetmeliği yürürlüğe koydu bile.

Söz konusu yönetmeliğin tecavüz suçlarını önlemede gerçek bir çözüm olup olmadığı ya da insan hakları ile bağını anlatmadan önce yönetmeliğin hukuken de sakat olduğunu belirterek başlayalım. Zira Anayasa ve yasalar ile güvence altına alınmış olan “vücut dokunulmazlığı” hakkı OHAL de olsa KHK da çıkarılsa temel bir insan hakkıdır ve  bir yönetmelik ile kısıtlanması mümkün değildir.

Gerek yukarıda değindiğimiz Anayasa’nın 17. Maddesinde gerekse de özel hayatın ve aile hayatının mahremiyetine ilişkin 20. maddesinde yer verilen; “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.”  kuralı OHAL sürecinde çıkartılan bir yönetmelik ile devre dışı bırakılamaz. Yine Başbakan Yardımcısı tarafından askıya alındığı söylenen AİHS ’in insan haysiyetinin dokunulmazlığı ve işkence yasağına ilişkin 3. maddesi ile kişinin kendi geleceğini belirleme, cinsel kimliği ve bedeni üzerinde tasarrufta bulunma hakkı yönünden özel hayata ve aile yaşamına saygıyı düzenleyen 8. maddesini de hatırlatmak isteriz. AİHS, 15. Maddeye göre askıya alınmış da olsa 3. Madde hiçbir şekilde askıya alınamayacak maddelerdendir. Kaldı ki söz konusu OHAL’in amacı darbe teşebbüsü ve terörle mücadele çerçevesinde alınması zaruri olan tedbirler ile bunlara ilişkin usul ve esasları belirlemektir.

Aynı şekilde Cinsel suçlara ilişkin cezalar Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenmiş olup, bu cezaların uygulanması için de Ceza İnfaz Kanunu bulunmaktadır. Tüm bu normlar dikkate alındığında böylesine ciddi bir konunun yönetmeliğe sıkıştırılması OHAL fırsatçılığından başka bir şey değildir.

Gazetelerde “Tecavüzcüye Kimyasal Hadım” başlığı ile müjdelenen yönetmelik ile her geçen gün artan tecavüz suçlarının azalacağına ilişkin beklenti boşunadır. Kadınlara yönelik her türlü şiddetin -ki tecavüz de cinsel şiddettir- ve cinayetin politik olduğunu yıllardır haykırdığımız yetmiyormuş gibi şimdi bu suçun bir de tıbbi bir mesele olmadığını anlatma derdine düştük. Üstelik bunu yaparken de “erkekleri koruyorsunuz”, “asıl kadın düşmanları sizsiniz” gibi eleştirilerin de hedefi olduk. Bugüne kadar yürütülen mücadeleye kulaklarını ölesiye tıkayanlar ne söylediğimizi anlamamışlar ki kadına yönelik şiddet, taciz, tecavüz ve cinayetlerle mücadele ederken kısasa kısası, idamı ve insanlık onuru ile bağdaşmayan cezaları talep etmediğimizi hiç mi hiç anlamamışlar.

Darbecilere idam naralarının yankılandığı demokrasi şölenlerini gördüğümüz şu günlerde kimyasal hadımın insanlık onuru ile bağdaşmayan bir ceza olduğunu ve suçları önlemeye yetmeyeceğini, yetse dahi insanlık onuru ile bağdaşmadığı için kabul edilmemesi gerektiğini yine de anlatacağız.

Kadın ve çocuklara yönelik her türlü şiddet ve cinayetlerin engellenmesi için bir çözüm olma umudu ile kimyasal hadımın böylesine kolay önerilmesinin temel sebebi siyasi iktidarın özellikle cinsel suçlar olmak üzere kadına yönelik her tülü şiddetin kaynağını görmek istememesidir. Kadınlara yönelik şiddettin kaynağı toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve bu bağlamda yeniden ve yeniden üretilen kadın düşmanlığıdır. Siyasi iktidarın hemen hemen tüm kadroları ile bu eşitsizliğin değirmenine su taşıdığını tek tek anlatmaya gerek dahi yok.

Siyasi iktidarın, kimisine bizzat imza attığı, kimisinin de yıllardır yürürlükte bulunan birçok uluslararası sözleşmeyi dahi görmezden gelerek başta cinsel suçlar olmak üzere, bu tür suçları tıbbi ya da kriminal vakalar olarak ele almak işine gelmektedir.   Böylece suç bireyselleşmekte ve çözüm de bireyleri kontrol altına almakta aranmaktadır. Bu da iktidarı aklamaktadır. Oysa toplumsal bir sorun olan böylesi suçlarla mücadele de toplumsal, siyasal ve ekonomik politikalarla yürütülmelidir.

Yaşanan cinsel suçları tıbbi bir olay olarak ele alıp “tedavi” etmeye çalışmak her şeyden önce suça irade dışılığı ve devamında da “masumiyet” i katmaktır ki ülkemizde yaşanan tecavüz vakalarının salt hastalıktan kaynaklanmadığı, bu suçların iradi bir şekilde,  tahakküm kurmak ve suç işlemek için uygun koşulların takibi ile gerçekleştiği bilinmektedir.  Yine özellikle çocuklara karşı işlenen cinsel suçların da sadece hastalık olarak ele alınması aynı şekilde anlamsızdır. Örneğin ülkemizdeki çocuk evliliklerinin sebebi çocuklarla evlenen kişilerin çocuk bedenlerini çekici bulmaları değil,  regl olmaya başlayan çocukların artık çocuk değil kadın bedenine sahip olduklarını düşünmelerinden ve bu bedeni erken yaşta kontrol altına alma düşüncelerinden ileri gelmektedir. Yani çocuklarla evlenenler, evlendikleri çocukları çocuk olarak görmeyerek evlenmektedirler. Yine çocuklara tecavüz edenler de sadece çocuklara ilgi duydukları için değil çocukları da kadınlar gibi zayıf gördükleri ve iktidarlarını zorla çocuk bedenleri üzerinde kurabileceklerini düşündükleri için etmektedirler. Bu gerçeklik de göstermektedir ki; söz konusu suçlarla mücadelenin başarılı olması tıbbi yollarla değil, çocuk yaşta evliliklerin her türlü hukuki mekanizma ile yasaklanması ve yine bunu özendirici ya da bu suçu işlemeyi teşvik edici politikalardan vazgeçilmesi ile mümkün olacaktır. Ancak darbe girişiminden 2 gün önce Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen TCK. 103. Maddesi ile muhtar ve müftülere nikah kıyma yetkisi verilmesinin dillendirilmesi iktidarın bu yönde tam da tersi adımlar attığını göstermektedir.

Toplumsal bir suç olduğu tartışmasız olan tecavüz suçu  ile mücadele, tıbbi müdahale ya da  suç-ceza bağlamına sıkıştırılmamalı ve bütünlüklü bir mücadele yürütülmelidir. Bu noktada daha önce bilinçsizce talep edilen “kadın katillerine ağırlaştırılmış müebbet” ya da “iyi hal indirimlerinin tümden kaldırılması” gibi talepler de popülist talepler olup sorunun gerçek anlamda çözülmesine bir katkıları bulunmamaktadır. Tarafı olduğumuz İstanbul Sözleşmesi’nin önleme , koruma, kovuşturma ve politika geliştirme ilkeleri uygulanmalı ve ucuz popülist politikalardan uzak durulmalıdır. (İleri Haber Merkezi)