Kadına yönelik şiddetin ülkemizde gizlenemeyecek derecede artmasının AKP politikaları ile doğrudan bağlantılı olduğu su götürmez bir gerçek. 2009 yılında meclise verilen bir soru önergesi sonrası kadın cinayetlerinin %1400 olarak arttığının açıklanmasından sonra, bu konuya dair verilerin paylaşılması bizzat iktidar tarafından engellenmeye başlanmıştır. Çok uzun zamandan beri halen %1400’lük artışa atıf yapmamız da bu nedenledir.

Avukat Yelda Koçak

Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir sonucu olan kadına yönelik şiddet, toplumda kadın erkek eşitsizliğinin derinleştiği, kadının toplumsal olarak zayıf düşürüldüğü dönemlerde ve yerlerde artış göstermektedir. Ülkemizde yaşanan artış da bu genel kuralın yeniden üretilmesinin bir sonucudur. Neoliberal ekonomi politikalarından en çok etkilenen kadınların, hem ekonomik hem de sosyal açıdan gittikçe zayıflamaları şiddet mağduru olmalarının başlıca nedenidir.

Kadının ister kamusal ister özel alanda olsun varlığının etkisizleştirilerek zayıflatılması kadına yönelik şiddeti de beraberinde getirmektedir. Ancak bu durum tesadüfi olmayıp toplumda yapılmaya çalışılan değişim ve dönüşümün taşıyıcılarını yaratma gayesinin bir sonucudur.

Kadına yönelik şiddete karşı mücadele ederken şiddetin sebeplerinin tespiti, şiddete karşı mücadele araçlarının da doğru kullanılması olanağını açacaktır. Kadına yönelik şiddet ve cinayetlerin kaynağı cinsler arası eşitsizliktir. Eşitsizlik ise, doğrudan devletin ve siyasi iktidarın sorumluluğundadır.

Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri ülkemiz ile tek tek ülkelerle birlikte dünya çapında da mücadele edilmesi gereken bir sorundur. Devletlerin bu konuda aldıkları ya da almadıkları önlemler nedeniyle, ulusal üstü mekanizmaların çalışması ve bu konuda önlemler alınması arayışları sürmektedir. Başta Birleşmiş Milletler Kadınlara Karsı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Uluslararası Sözleşmesi olmak üzere bir çok temel insan hakları metinlerin yetersizliği bu konuda yeni sözleşmeler yapılmasını dayatmıştır. Bu durumun son somut örneği ise, 1 Ağustos 2014 tarihinde Türkiye ile birlikte 10 Avrupa ülkesi ile aynı anda yürürlüğe giren Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi’dir. Söz konusu sözleşme, İstanbul’da imzaya açıldığı için kısaca İstanbul Sözleşmesi olarak da anılmaktadır. İstanbul Sözleşmesi’nin giriş kısmında  özellikle vurgulandığı üzere kadınlara yönelik şiddeti, erkekler ve kadınlar arasındaki eşitsiz güç ilişkilerinin tarihsel bir tezahürüdür ve bu güç ilişkilerinin erkekler tarafından kadınlar üzerinde tahakküm kurulmasına ve kadınlara yönelik ayrımcılık yapılmasına yol açtığı ve kadınların ilerlemelerinin önünde engel olduğu belirtilmektedir.

Kadın ve erkek arasında yasal ve fiili eşitliğin tesis edilmediği bir düzende kadına yönelik şiddetin de önlenemeyeceği gerçeğinin kabul edilmesi, sorunun çözümüne yönelik ilk adım olacaktır.

AKP Kadın Cinayetlerinden Nemalanmaktadır…

Şiddet gören kadınlarla dayanışma ve bu konuda toplumsal duyarlılık geliştirme konusunda toplumsal bir pratik oluşmasına rağmen çözümün etkin tarafı olan devlet ayağı hep eksik kalmaktadır. Üstelik eksik kalmanın yanı sıra, kadın düşmanlığı bizzat kamu görevlileri ve iktidardaki siyasiler tarafından sürekli olarak körüklenmektedir. Bunun da temel nedeni, AKP eli ile tesis edilmeye çalışılan muhafazakâr toplum yapısıdır. AKP’nin İslami motiflerle bezeli muhafazakâr  aile yapısını kurumsallaştırması için bu aile ile yaşamayı kabullenen kadın ve çocuklara ihtiyacı vardır.

İktidarın aile içi şiddeti önlemek adına, diyanetle, emniyetle el ele projeler geliştirmesinin sebebi de muhafazakâr aileyi koruma adınadır. Ve burada hedeflenen hiçbir zaman kadına yönelik şiddeti sonlandırmak değildir. Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın adını dahi Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olarak değiştirecek kadar önem atfedilen aile kurumu, kadının hayatta kalabilmesi için razı olması gereken bir kurum olarak dayatılmaktadır. Aile, devlet tarafından biçimlenmektedir. Bu muhafazakâr yapı bir yandan kadını ikinci role mahkûm ederken, diğer yandan aile yapısının bozulmaması için kadınların boşanmamaları  murat edilmektedir.  Kadın cinayetleri, kadının boşanmak istediği aşamada gerçekleşmesi dayatılan muhafazakârlaşmayla ilintilidir. Kadın için çekilmez bir hal alan sürekli şiddet ortamından kaçmak istediği anda katledilmesi aynı zamanda diğer kadınlara da verilen gözdağıdır.

Aile içinde öldürülen kadınların hesabı sorulmamakta ve katiller aklanmaya çalışılmaktadır. Boşanmaya giden sürecin bir yanında hep ölümün bulunması birçok kadının, istemese de, mutsuz da olsa aile içinde yaşamasına ve bir süre sonra o aile yaşantısını kanıksanmasına sebep olmaktadır. Kadın ve erkek rollerinin çok keskin ve eşitsiz olduğu bu ailede yetişen çocuğun da muhafazakâr ön kabullerle hayata başlayacağı bilgisi siyasi iktidarı daha da heveslendirmektedir.

Kadın Cinayetleri Neden Önlenmemektedir?

Her siyasi metnin bir ruhu olduğu gibi her yasal metnin de ruhu ve yanı sıra gerekçesi bulunmaktadır. Ruhu ve gerekçesi arasında açı bulunan yasal metinlerin hedefleneni gerçekleştirmede başarısız olacağı aşikârdır. AKP döneminde kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerini önlemek adına yapılan yasal düzenlemelere rağmen kadın cinayetlerinde artış yaşanması ve kadına yönelik şiddetin her gün yeni bir biçimde ortaya çıkması, bu yasal düzenlemelerin hepimize gösterilen gerekçeleri ile ruhları arasındaki açının bir hayli fazla olmasından kaynaklanmaktadır.

Bu bağlamda özellikle şimdilerde yanı başımızda yaşanan savaşın bütün sıkıntılarını taşıyan Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı olan Fatma Şahin’in, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı olduğu dönemde bin bir türlü kampanya ile yasalaştırdığı 6284 Sayılı (Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi Yasası) yasa tam da bu duruma örnek bir yasadır. 6284 sayılı yasanın meclis sunumundan önce birçok kadın örgütü ile karşılıklı görüşme yaparak “daha iyi bir yasa” çıkarma çabası gösterdiği yönünde oluşturulan sahte tabloya rağmen, ortaya çıkan yasa gerek toplumsal gerek teknik gerekçesine aykırıdır. Yasanın uyum içerisinde olduğu en belirgin özellik,  AKP iktidarının Türkiye’de belirgin kılmaya çalıştığı muhafazakâr aile yapısıdır. Zira 6284 sayılı yasaya bir bütün olarak baktığımızda kadını erkek ile eşit birey olarak ele almak yerine, failden kaçması, saklanması ve korunması gereken bir birey olarak ele almaktadır. Bu nedenle yasada, kadına kimliğini değiştirme, başka şehre taşınma seçenekleri sunarken şiddeti uygulayan ve süreklileştiren kişi hakkında daha somut önlemler yer almamaktadır.

Bu yasada, şiddet uygulayan üzerindeki yegane yaptırım şiddet mağduruna yaklaşmama, iletişim kurmama şeklinde tanımlanmıştır. Oysa bir çok örnekte görmüş olduğumuz üzere bu tedbire uyulmamakta ve şiddet devam etmektedir. Kadınlar hakkında verilen koruma kararlarının ihlali nedeniyle şiddet uygulayana verilen kısa süreli (3-10 günlük) hapis cezalarının ise hiç bir caydırıcı niteliği bulunmamaktadır.

Gerek yasal düzenlemelerin yetersizliği gerekse yasa uygulayıcısı olan polis ve hakimlerin keyfi kararları kadınlara yönelik şiddet ile mücadeleyi daha da zorlaştırmaktadır. Polislerin keyfi davranışları ile hakimlerin kadınları katledenler hakkında sürekli takdiri indirim uygulamaları, hali hazırda yetersiz olan yasalardaki ceza miktarından bile daha az ceza alınmasına sebebiyet vermektedir. Uygulamadaki “ödül” niteliğindeki cezalar sebebiyle kadına karşı şiddet uygulayanlar cesaretlenmekte ve her geçen gün sayıları artmaktadır.

Yukarıda kısaca değinmiş olduğumuz İstanbul Sözleşmesi’nin yürürlüğe girmesi üzerine basına konuşan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Ayşenur İslam’ın, 6284 sayılı yasanın İstanbul Sözleşmesi’nin ruhuna uygun bir şekilde hazırlandığına ilişkin beyanı ise tamamen gerçek dışı bir beyandır. Çünkü İstanbul Sözleşmesi kadına yönelik şiddet ile mücadelede öncelikli olarak Devlet yetkililerine ve kamu görevlilerine pozitif anlamda birçok yükümlülük getirmektedir. Oysa 6284 sayılı yasa tamamen kadının kaçması, saklanması için kadına seçenekler sunan bir yasadan ibaret kalmaktadır. Bu nedenledir ki, kadın düşmanı söylemlerini her gün yeniden yeniden dile getiren kamu görevlileri, siyasetçiler konuşmaya ve kadını aşağılamaya devam etmektedir.

Bir yandan uluslararası arenada ikiyüzlü bir tavır takınan ve özellikle bu alanda yapılan düzenlemelerde göstermelik olarak yer alan AKP hükümeti, bir yandan da kadın düşmanı politikalarının dozunu arttırarak “yeni” bir kadın modelini dayatmaktadır. AKP’nin kadınlara dayatmaya çalıştığı bu “yeni” kadın modeli başta aile içinde olmak üzere tüm alanlarda ikincil bir rolün kanıksandığı buna göre hayatını şekillendiren, ses çıkarmayan, yeri geldiğinde ucuz iş gücü olan, yeri geldiğinde şiddete ses çıkarmayan, kentine, köyüne, yaşam alanlarına yapılan saldırılara sessiz kalan bir kadın modelidir. Bu kadın eşit bir birey olarak yaşamak isteyen kadına düşman ve yok edici bir modeldir. Bu nedenledir ki, bu “yeni” kadın modeline uymakta direnen kadınlara uygulanan şiddet, AKP tarafından desteklenmekte ve her geçen gün artmaktadır.

Kadınların yaşam hakkının yok sayılması üzerine temelleri oturtulan “Yeni Türkiye”, kadınların bu temeli sarsması ile de yıkıma gidecektir. (İleri Haber Merkezi)