AKP’nin kamuoyunda af olarak değerlendirilen infaz paketi yürürlüğe girmişken İlerici Kadınlar Meclisi üyesi Avukat Yelda Koçak ile paketin detaylarını ve salgın sürecinde kadınların yaşadıklarını konuştuk.

İnfaz paketiyle beraber erken tahliye edilen birçok hükümlünün ardından kadınların kendini güvende hissetmediklerini belirten Koçak, kadınlara virüsten korunmak için “Evde kal” derken onlara yıllardır şiddete maruz kaldıkları evlere sığın dendiğine dikkat çekti.

1- Kamuoyunda infaz paketi olarak bilinen yasanın içeriği nedir? Kadına yönelik şiddet ve cinsel suç zanlılarını kapsıyor mu?

İnfaz paketi olarak bilinen yasa esasında adı konulmamış bir aftır. İktidar her ne kadar af değil dese de uzun zamandır çıkarmaya çalıştıkları affı, pandemi gündeminin arkasına saklayarak ve af için aranan zorunlu meclis çoğunluğundan etkilenmemek için ismine infaz paketi diyerek Meclis’ten geçirmişlerdir.

Bu pakete göre terör, kasten öldürme, cinsel saldırı ve uyuşturucu ticareti suçları dışındaki tüm suçlar için ceza evinde geçirilecek süre toplam cezanın 2/3 ünden 1/2 sine indirilmiş ve 1 yıllık denetimli serbestlik de bir defaya mahsus olarak 3 yılı kalanlar için uygulanma kararı alınmıştır. Böylece birçok hükümlü erkenden tahliye edilmiş oldu.

Kadına yönelik şiddet ve cinsel suçların bu infaz paketinin içerisine girip girmeyeceği paketin meclise sunulduğu son ana kadar tartışma konusu olmuştur. Pandemi tehlikesi gerekçe gösterilerek siyasi hükümlüler kapsam dışı bırakılıp uzun zamandır tahliye etmeyi hedefledikleri hükümlüleri serbest bırakmak için hazırlanan infaz paketinde cinsel suç faillerinin de serbest bırakılmasını AKP-MHP ittifakı çok istemiş ise de kadın hareketinin gücü ve kamuoyu baskısı ile cinsel saldırı suçları kapsama alınmamıştır. Çıkan infaz paketi ile tweet atan, basın açıklamasına katılan, hükümeti eleştiren gazeteci, avukat, siyasetçi, öğrenci birçok insan aftan/infaz indiriminden yararlanamayıp pandemi tehlikesine rağmen cezaevinde tutulurken kadına yönelik çeşitli suçları işleyenler tahliye edildi.

Kadına yönelik şiddetin kapsam dışı olduğuna ilişkin konu ise bambaşka bir tartışmadır. İnfaz paketi tartışmaları sürecinde kadın hareketinin sıkı takibi ve oluşturduğu kamuoyu baskısı sayesinde iktidar cinsel suçları kapsam dışı bırakmak zorunda kaldı. AKP-MHP cinsel saldırı suçlarının affedilme ihtimaline karşı oluşan tepkiyi kendi lehine çevirmek adına kadına yönelik şiddet suçunu işleyenler de infazdan yararlanamayacak demiş ise de çok iyi bilmektedirler ki TCK’de kadına yönelik şiddet diye ayrı bir suç bulunmamakta. Yine işlenen suçların kadına yönelik şiddet suçu şeklinde işlenmesi de maalesef henüz bir ağırlaştırma sebebi de değil. Kadına yönelik şiddet suçu davalarda farklı adlarla nitelendirilmektedir. Yaralama, Şantaj, tehdit, huzur ve sükûnu bozma gibi suçlar şeklinde. TCK’da karşılığını bulan kadına yönelik şiddet suçlarının birçok faili infaz paketi ile erken tahliye, koşullu salıverilme, izin gibi düzenlemelerle serbest bırakıldı.

2- İktidar tarafından cinsel suçların ve kadına yönelik şiddetin paket kapsamında olmadığı yönünde bir açıklama yapıldı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yukarıda da açıklamaya çalıştığım gibi cinsel suçların kapsam dışı kalması özellikle kadın hareketinin ve toplumsal muhalefetin başarısıdır. Zira AKP 2016 yılından bu yana çocuklara karşı işlenen cinsel istismar suçunu işleyenleri de affetmek için fırsat kollamaktadır. Bu fırsatı her yakaladığını düşündüğü ve Meclis’e sunduğu anda ise kadın hareketinin örgütlü gücünü karşısında görmekte ve geri adım atmak zorunda kalmaktadır. Esasında çocukların cinsel istismarı suçunda yasal değişiklik yapılması talebinin bu kadar sık dile getirilmesini de tehlikeli bulmaktayım. Bu değişiklik ısrarı mahkemelere ve topluma bir mesaj vermektedir. Bu mesaj kamuoyu baskısı nedeniyle çocuğun cinsel istismarı suçundaki yaş sınırını 15 yaşın altına indiremediyseler de bunu yapma niyetlerinin olduğunu sürekli hatırlatmaktır.   Bu da çocukların evlilik adı altında cinsel istismar suçunun işlenmeye devam edilmesine ve mahkemelerin de bu suç faillerine daha sempati ile bakmalarına neden olmaktadır. Çocuğun cinsel istismarı suçu 2016 yılından bu yana artarak işlenmeye devam etmektedir, bundan istismarcıları affetme girişimlerinin etkisini göz ardı etmemek gerekir. Bu defterin açılmamak üzere kapatılması gerekmektedir. Ancak Meclis’in çalışmaya başlaması ile bu gündem tekrar açılacak. Tayyip Erdoğan’ın infaz paketini onaylamasının ardından yaptığı açıklamada “Önümüzdeki sonbaharda Türk Ceza Kanununda da değişiklikler yapılacak” açıklaması tehlikenin kapıda olduğunun açık bir itirafı niteliğindeydi.

Kadına yönelik şiddet suçunun kapsam dışı olmadığı beyanının da ne anlama geldiğini yukarıda açıklamıştım. TCK’de kadına yönelik şiddet diye adlandırılan bir suç olmamakla birlikte bir kadını yaralayan, tehdit eden, şantaj yapan kişiler şu an serbest çünkü bu kişiler Türk Ceza Kanunundaki yaralama suçundan mahkûmlar ve bu suçu bir kadına karşı işleyip işlemediklerine dair bir kayıt zaten yok. Bu da serbest bırakılan erkeklerin kadın ve çocuklara karşı işleyecekleri suçlarda iktidarın kendisini baştan savunmaya almak için yapmış olduğu gerçek dışı, popülist bir açıklamadan başka bir şey değildir.

3- Yürürlüğe giren infaz yasası öncesinde şiddete ve istismara uğrama riski bulunan kadınlar ve çocuklar için koruma tedbirleri alındı mı?

2014 yılından bu yana yürürlükte bulunan ancak iktidarın uygulamakta ayak dirediği İstanbul Sözleşmesi 56. Madde ile devletlere mağdurun, en azından kendisinin veya ailesinin tehlikede olabileceği durumlarda, failin kaçtığı ya da geçici veya kati olarak serbest bırakıldığı hakkında bilgilendirilmesini sağlama yükümlülüğü yüklemektedir. Bu açık düzenlemeye ve kadın örgütlerinin ısrarına rağmen iktidar bu konuda bir adım atmadı. İktidarın atmadığı bu adımın bedelini ise kadınlar ve çocuklar ödemek zorunda kalmaktalar. Tahliyelerin başlamasıyla birlikte birçok kadın can derdine düştü ve sığınma evlerini, kadın örgütlerini ve avukatlarını aramaya başladılar. Örneğin “Kendisini yaralayan kişi acaba çıkacak mı? Çıktı mı? Çıkıp çıkmadığını nasıl öğrenebiliriz?” diye.  Bu büyük bir sorun ve iktidar bu sorunu görmezden geldi, kadın ve çocukların sorunlarını her zaman görmezden geldiği gibi… Kontrolsüz bir şekilde cezaevinden çıkartılan hükümlülerin yeni suçlar işlediklerine ilişkin haberleri infaz paketinin uygulanmaya başladığı günün hemen ertesinde okuduk ve korkarım ki daha çok da okuyacağız, göreceğiz belki de bu suçlara maruz kalacağız.

4- Yaşanan karantina süreci kadınları nasıl etkiledi? Kadına yönelik şiddet vakalarında son durum nedir?

Yaşanan karantina sürecinin ilk sloganı “Evde kal” idi biliyorsunuz. Kadınlar ve kadın örgütleri bu sloganı duyar duymaz tedirgin oldular çünkü bir virüsten bizi korumak için sığınmamızı istedikleri o evlerden yıllardır şiddete maruz kalan hatta öldürülen kadınlar olduğunu biliyoruz. Tüm dünyada halen kadınların en çok öldürüldüğü, şiddet gördüğü yer evleridir. Birleşmiş Milletler Kadın Biriminin 2019 yılında yayınladığı rapora göre 2017’de işlenen kadın cinayetlerinden yüzde 60’a yakınında katilin aile üyelerinden biri ve her gün 137 kadın aile fertlerinden biri tarafından öldürülüyor. Bu nedenle karantina sürecinde “Evde kal” söylemi bu tehlikeyi görünmez kılan bir anlama gelmekteydi. Bu nedenle de kadın örgütleri ivedilikle bu sorunu dile getirerek kadınları bekleyen tehlikeye dikkat çektiler. Birçok kadın derneği online ve telefonla başvuru alma olanaklarını devreye soktu ve gelen başvurular evlere kapanmanın başlamasıyla birlikte kadına şiddetin de arttığını göstermektedir.

Yine devlete ait şiddet başvuru hatlarının pandemi şikâyetlerini ve sokağa çıkma yasağı olan kişilere hizmet verme başvurularını kabul ettiği için kadınların acil ulaşımını zorlaştırdı. Bu nedenle 155’e 183’e ulaşamama şikâyetleri de çok arttı. Bu sorun sadece kadına yönelik şiddet şikâyetleri için ayrı bir hat olmasının önem ve aciliyetini bir kez daha göstermiş oldu. Hâlâ sadece kadına yönelik şiddet başvurularının yapılacağı bir telefon hattı yok.

Bu sorunların dile getirilmesi acil önlemler alınması için baskı yaratılması son derece önemlidir ki bu dile getirişler sayesinde birçok kurum özel tanıtım videoları ve görseller hazırladı. Kimi belediyeler sığınma evleri açtı. Barolar kadın hakları merkezi hatlarını daha sıkı çalıştırmaya başladı.

Yine Hâkim Savcılar Kurulu’nun 30.03.2020 tarihli toplantıda 6284 sayılı yasanın uygulanması sürecinde alınacak tedbirlerin pandemi önlemleri ile uyumlu olması gerektiği şeklindeki kararı da kaygı verici bir karardı. Bu karar ile söylenen aslında evden uzaklaştırma kararlarını verirken bir daha düşünün ya da uzaklaştırma kararına uymayanlara verilen tazyik hapislerinde pandemi önlemlerini hatırlayın ve hapis kararı vermeyin… Bu da her halükarda kadınların şiddet gördükleri evlerde şiddet failleri ile yaşamaya katlanmalarını beklemekti ve adlı adınca işkencedir. Tüm dünyada pandemi süreci ile kadına yönelik şiddetin arttığı tespit edilerek buna engel olmak için de ek ve yeni önlemler alınırken ülkemizde kadınların aleyhine girişimlerde bulunmak utanç verici bir durum. HSK bu yanlış kararından dönmediyse de HSK kararının hatalı olduğu, uygulamada hiçbir değişikliğin olmasına izin verilmeyeceği ve sürecin takipçisi olunacağı vurgulandı, güçlü şekilde vurgulandı.

Bunun yanında bir yanda ücretli izin zorunlu hale getirilmediği için karantinanın en gerekli olduğu günlerde bile çalışmakta olan işçi kadınların sorunları diğer yanda da bu karantina sürecinde işten çıkartılan, ücretsiz izne gönderilen, iş yerleri kapanan ya da evden çalışma sistemine geçen kadınların yaşadıkları sorunlar bulunmakta. Karantina önlemlerine rağmen evlerde kalma olanağı olmayan, çalışmak zorunda kalan emekçiler en basit maskeye bile ulaşmakta sorun yaşamaktalar. Emekçilerin iş yaşamında yaşadıkları hak gasplarına bir de ölümcül virüs salgınına rağmen alınmayan önlemler eklenmiş durumda.

Kadınların yoğun çalıştığı başta hizmet sektöründeki iş yerleri olmak üzere birçok iş yerinin geçici süre ile kapatılması, ücretsiz izine çıkarılması ya da işten çıkartılması kadınların karantina sürecinde ekonomik şiddete de maruz kalmalarına neden oldu. Gündelik çalışmalarla esnek ve güvencesiz bir şekilde gelir elde eden birçok kadın da yine işsiz kaldı. İşsiz kalmayıp evden çalışma sistemi ile çalışan kadınlar da ev işlerinin eşitsiz ya da hiçbir paylaşımıyla bir kez daha ve daha da yoğun yüzleşti. Normal zamanda dışarıdan profesyonel hizmetle alınan yemek, temizlik, yaşlı ve çocuk bakımı, eğitim gibi birçok iş kadınların omuzuna yüklendi. Bu sürecin ev içindeki kadınların görünmeyen emeğinin ne kadar çok ve ne kadar görünmez olduğunu gösterdi. Ofiste çalışıp aynı zamanda ev işlerini de yapan kadınlar evlerin ofislere dönüşmesi ile daha çok çalışmaya başladılar. Dışarıda yenen öğlen yemekleri de evlerde hazırlandı, okula giden çocukların eğitimleri evden takip edilmeye başlandı, sürekli ev içinde yaşanmadan kaynaklı ev işleri daha fazla arttı. Ev içindeki tüm bu işlerin esasında yardım/destek vb. adlarla değil adlı adınca birlikte yaşanılan erkeklerle eşit paylaşılmasının ya da bu işlerin kolektif bir biçimde gerçekleştirilmesinin hayati önemini gördük. Bu da kapitalizmin kadınların piyasada erkeklerle eşit gibi gösteren aslında birçok hak gaspıyla öyle olmadığını bildiğimiz şartlarda çalışıldığı için eşit oldukları söyleminin de bir yanılsama olduğunu gösterdi. Gerçek eşitliğin sadece iş yerlerinde eşitmiş gibi gösterilen çalışma ile değil toplumsal hayattaki, evlerdeki görevlerin de eşit paylaşılması ile olabileceğini bunun da kapitalizm içinde çözülemeyeceğini, mutlak bir düzen değişikliği gerektiğini gösterdiğini düşünüyorum.

Röportaj: Arzum Yalçın