Emel Akal yazdı: İki kadın

Remziye ve Hülya…İki İKD’li. Yer: Anadolu’nun herhangi bir ili, her yer olabilir…

Ilık bir Eylül akşamı. 1980 yılı Eylül ayının son günleri, tadına doyulmaz akşamlardan biri. Yapraklar henüz yeşil, ılık bir rüzgâr yüzleri yalıyor, yazdan kalma bir akşam işte. Remziye ve Hülya kol kola girmişler, ellerinde naylon torbalar, koyu bir sohbete dalmış, ağır ağır yürüyorlardı. Remziye sarışına yakın açık kumral saçlı, mavi gözlü, balıketinde 38 yaşında, Hülya 28 yaşında koyu kumral uzun saçlı, ince, her ikisi de hoş kadınlar. Ev gezmesinden mi dönüyorlar? Kim bilir? Uzaktan bakan komşuyu çekiştirdiklerini düşünebilir. Halbuki onlar ne yemek tarifi yapıyorlar, ne kocalarını çekiştiriyorlar. Onların derdi başka…

– Ortada kaldık farkında mısın?

– Bence senin eve gidelim, benim ayaklarıma karasular indi dolaşmaktan.

Hülya sinirli:

– Dün Leyla’nın gözaltına alındığını, evi bilen tek kişinin de o olduğunu bile bile nasıl “senin eve gidelim” diyorsun, hayret!

– Leyla’nın evin yerini öğrenmesi amma da kötü oldu.

– Karşı komşu ahbabı imiş, ona gelirken karşılaşınca evi de öğrenmiş oldu.

Remziye derin derin içini çekti, bir süre konuşmadılar. Tam üç saattir bu gece nereye gidebileceklerini tartışarak yürüyorlardı. İkisinde de daha fazla dolaşacak hal kalmamıştı ama hala kalacak bir yer bulamamışlardı.

Remziye bir haftaya yakın zamandır kaldığı uzak akraba evindeki tüm imaları anlamazlıktan gelince, açık açık kovulmuştu. O gün Hülya’yla randevusu olduğu için vedalaşıp çıkarken aklında nasıl olsa Hülya ile birlikte kalacak bir yer bulabileceklerine olan inanç vardı. Ama saatlerdir tartışıyorlardı işte ve hala gidecek bir yer bulamamışlardı.

Remziye 12 Eylül sabahı evi terk etmiş ve önceden bir darbe durumunda gideceği ev olarak kararlaştırılan Hayriye teyzelere gitmişti. Bir kaç saat sonra evi basılmış, askerler Remziye’yi bulamayınca kocasını, Talat’ı alıp götürmüşlerdi. Remziye kaçak, Talat hapiste olunca çocuklar komşular tarafından köydeki anneannelerinin yanına gönderilmişti. Talat’ı nasıl olsa bırakırlardı ama Remziye’nin yakalanmaması gerekiyordu. Tutuklanırsa İKD Şube Başkanı olduğu için başına neler gelirdi kim bilir…

Bir süre sessizce yürüdüler. Remziye kocasının hastalığını düşündü. “Astım ilaçlarını yanına alabildi mi acaba” diye geçirdi içinden, “hoş aldıysa bile şimdiye kadar çoktan bitmiştir…”

Hülya Remziye’nin içinden geçenleri hissetmiş gibi: “Sana gelmeden önce kayınbiraderinle Talat’a ilaç gönderdim” dedi. Remziye gözlerinde biriken yaşları göstermemek için başını çevirirken Hülya’nın kolunu usulca sıktı.

Hava neredeyse kararacaktı, nereye gideceklerine hala karar verememişlerdi. 12 Eylül’den beri tanıdıkları herkes, ama herkes gözaltına alınmıştı.

– Neriman’lara gidebilirdik ama bugün kocasını almışlar.

– Onu da mı?

– Sana gelmeden önce Nurten’lere uğradım, kovmaktan beter etti beni.

– Ayşe’ler?

– Evi kapatıp köye gitmişler.

Sustular. “Sakıncalı” olmayan birini tanımıyorlardı ki. Akrabalara da gidemiyorlardı. Şu yirmi dört saati bir atlatsalar, bu geceyi bir geçirseler, yarın onlar için hazırlanan eve gidebilirlerdi. Ama bu geceyi tutuklanmadan geçirebilecekler miydi acaba?

Sakin sakin yürümeye devam ederlerken Remziye birden durdu, yüzünde bir gülümseme:

– Hayrola, ne oldu?

– Buldum.

– Ne buldun?

– Bu gece kalacak yer buldum. Nuriye’lere gidelim.

– Nuriye de kim?

– Sen tanımazsın, benim eski komşum. Kendisi de kocası da öyle etliye sütlüye karışmazlar. Ama Nuriye hem Kadınların Sesi’ni her ay düzenli alırdı, hem de derneğe bağış yapardı. Kocası Sağlık Koleji Müdürü, Nuriye de Sağlık Müdürlüğü’nde memur.

Adımlarını hızlandırdılar. Yürürken Remziye muzip muzip gülümsüyordu:

– Niye gülüyorsun.

– Bir türlü İKD’ye üye olmamıştı… Ne dediysem ikna edememiştim. İyi ki olmamış…

Günün son ışıkları kaybolmadan bir apartmanın kapısından içeri girdiler. Remziye zili çalarken Hülya saçına başına çeki düzen vermeye çalışıyordu.

***

Kapıyı açan Nuriye Hanım kısa bir şaşkınlıktan sonra onları içeri buyur etti. Hatırlar soruldu, son günlerin fırtınasından söz edildi. Nuriye Hanım sofrayı kurmaktaydı, iki tabak daha ilave etti. Misafirleri yemeğe buyur etti ve hep birlikte sofraya oturuldu. Evin Beyi Sağlık Koleji’nde solcularla birlikte okula yuvalanmış ülkücülerin de tutuklandığını, ülkenin bir iç savaşın kıyısından döndüğünü, ordunun tam zamanında duruma el koyduğunu anlatırken Remziye ve Hülya önlerine bakıyordu. Yemekte evin on iki yaşındaki büyük oğlu, o sabah apartmanın çöp tenekesinde bulup aldığı iki Nazım Hikmet kitabını getirip babasına gösterdi. Babası:

– Yani Nazım’ın kitaplarını bile korkup atmışlar. Yazık…Koy oğlum onları kütüphaneye, Nazım’dan zarar gelmez, deyince Remziye ve Hülya kısa bir an bakıştılar.

Yemek bitti, sofra toplandı, bulaşıklar yıkandı. Çaylar demlendi. Gece ilerliyordu. Hep birlikte televizyon seyrederken, Remziye torbasından ördüğü el işini çıkarmış, Nuriye Hanıma motif tarif ediyordu. Remziye ve Hülya’nın gitmeye niyeti olmadığı anlaşılınca Nuriye endişeyle:

– Ne oldu, bir şey mi var? diye sordu. Remziye en rahat haliyle.

– Bizim evi basarlar diye size geldik, dedi. Nuriye Hanımın gözlerinden bir korku bulutu geçti. Hülya:

– Bakın bizim buraya geldiğimizi hiç kimse bilmiyor. Bizi takip eden de olmadı. Sadece bu gece burada kalmak istiyoruz. Endişelenecek bir şey yok. Sadece bu gece,  dedi.

Nuriye Hanım “O zaman yataklarınızı yapalım, yorgunsunuzdur” diyerek odadan çıktı. İki kadın bakışırken derin bir oh çektiler. Neyse bu geceyi geçirecek yer bulmuşlardı ya, yarına Allah kerimdi.

Remziye ve Hülya salona serilen yer yatağına yan yana uzandılar. İkisinin de canı konuşmak istemiyordu. Alışkanlıkla birbirlerine “iyi geceler” dilediler.

Hülya başını yastığa koyunca yorgun bedeninin, gerilmiş sinirlerinin gevşediğini hissetti. Ne kadar da yorgundu. Bu gece rahat bir uyku uyuyabilirdi belki. Ama düşünceler rahat bırakmıyordu ki…Remziye yavaşça arkasını döndü Hülya’ya. Kızlarını, canlarını düşündü. Kocasını düşündü. Nasıldı, niceydi? İşkence yapmadıklarını, sadece önlerine gelen herkesi toplayıp üst üste kapattıklarını biliyordu. Teslim olsa mıydı acaba? Bir ürperti geçti yüreğinden, ensesinden sırtına doğru bir soğuk ter boşandı. Teslim olma kararı kendisine kalsaydı belki teslim olurdu ama darbeye karşı verilmesi gereken mücadeleyi kim örgütleyecekti o zaman…Uyumaya zorladı kendini, hele bir yarın olsundu.

Hülya yarın kalacakları evi, hazırlandığı söylenen yeni kimlikleri, şehir dışına çıkarılan yoldaşları düşünürken huzursuz bir şekilde uykuya daldı. Remziye sağından soluna döndü. Dışardan gelen kamyon seslerini dinledi bir süre. Sokağa çıkma yasağı başladığına göre bunlar askeri araçlar, yani cemselerdi herhalde. Tüm kentte aramalar, tutuklamalar devam ediyordu.

***

Kapı kırılırcasına çalınıyordu. Hülya fırladı. Saate baktı, ikiye yirmi var. Kapı çalınmaya devam ediyordu. O kısacık zaman için Hülya’nın aklından geçen ilk düşünce “İşte yakalandık” oldu. Arkasından “Tüh, yanımızda pantolon da yok” diye düşündü. Hayret, Remziye uyanmamıştı. Onu sarsarak uyandırdı, gözlerini kırpıştıran Remziye’ye:

– Basıldık, sakin ol. Her şey konuştuğumuz gibi, dedi.

Nuriye Hanım geceliği ile salonun kapısından onlara kısa bir bakış attı sonra kapıya koşup açtı. Açmasıyla birlikte içeriye askerler dolmaya başladı. Hülya yattığı yerden saydı: Sekiz er, bir assubay, bir teğmen. Salonun ışıkları yandı. Remziye uzanıp torbasından bir yemeni alıp başına doladı, yorganı başına çekip tekrar yattı. Sanki gelenler onu hiç ilgilendirmiyordu. Hülya saçlarını düzeltip, patiska geceliğini çekiştirerek, içeriye giren erkeklerden utanan her kadın gibi üzerine bir yelek giydi ve koltuğun kenarına ilişip yere bakmaya başladı. Askerler henüz onlarla ilgilenmeye başlamamıştı. Niye ilgilensinler ki, yer yatağında yatan, masum kadınlar besbelli…

Nuriye Hanım: “Ne var, kimi arıyorsunuz?” diye sorarken pek telaşlı değildi sanki. Cevap gelmedi, ama erler yatak odasından ite kaka kocasını salona getirince birden kocasının üzerine atıldı, onun hiç bir şeyle ilgisi olmadığını, masum olduğunu haykırmaya başladı. Bir yandan kütüphaneden Atatürk’ün Nutuk’unu, Atatürk posterlerini çıkarıp gösteriyor, bir yandan hıçkırıklar içinde “Bizim hiç suçumuz yok, bizim suçumuz yok yok” diye haykırıyordu.

Ne Atatürk’ün Nutuk’u, ne de gözyaşları ve yalvarmalar para etti. Askerler postalları ile evde basılmadık nokta, dolaplarda aranmadık köşe bırakmadılar. Müdür Beyle birlikte, tuvalet camından bir iple apartman boşluğuna sallandırılmış baba yadigârı tabanca, çöpte bulunmuş Nazım Hikmet kitapları ile birlikte bir “Deniz Gezmiş Anlatıyor” kitabı tutanak tutularak alıp götürüldü. Salonda yatan utangaç görünüşlü iki kadına kimse dönüp bakmamıştı bile.

***

Remziye ağlamaktan katılacak gibi olan Nuriye Hanımı sakinleştirmeye çalışırken, Hülya çocukları teselli edip yatırdı. Sonra birlikte tarumar edilmiş evi toparlamaya başladılar. Boşaltılan gardrobu, alt üst edilen yüklüğü yerleştirdiler. Mutfakta birbirinin üzerine dökülen un, bulgur, mercimek, pirinç ve diğer bakliyatı ayırabildikleri kadar ayırıp tekrar kavanozlara doldurdular. Üç kadın becerikli elleriyle eve çeki düzen verdiklerinde güneş henüz doğmuştu.

Çayı demleyip, sofraya oturduklarında hepsi tarumar olmuştu. Nuriye Hanımın yüzünde öyle acılı bir ifade vardı ki Remziye ile Hülya kendi dertlerini unutmuşlardı. Hiç birinin ağzını bıçak açmıyordu. Neden sonra Nuriye Hanım:

– Kahvaltıdan sonra gitmeniz gerek, dedi. Remziye:

– Henüz çok erken, saat yedide çıkarız, gibi bir şeyler mırıldandı ağzının içinde, ama Nuriye Hanım kararlı bir sesle:

– Hayır, bu kez de sizin için gelebilirler. Lütfen, hemen gitmenizi istiyorum, deyince lokmalar boğazlarına dizildi, çaylarını içip sofradan kalktılar, alelacele giyindiler. Tam kapıdan çıkarken Hülya: “Her şey için teşekkür ederiz. Lütfen kendinizi üzmeyin. Eşinizin örgüt bağı olmadığına göre en kısa zamanda bırakılacaktır” dedi. Nuriye Hanım “İnşallah. Kusura bakmayın, elimden başka türlüsü gelmiyor” diyerek kapıyı alelacele örtü.

İşte yine sokaktaydılar.

***

Sabah ayazdı. Sokaklarda kimsecikler yoktu. Sokağa çıkma yasağı henüz kalkmıştı ama şehir daha uyanmamıştı. Ellerinde torbalar, başları omuzlarının içine çekilmiş iki kadın, ne yapacaklarını, ne edeceklerini bilmez halde yürümeye başladılar. Hülya:

– Gene ortada kaldık, ne halt edeceğiz?

– Hemen dikkati çekeceğiz. Bu saatte iki kadının sokakta ne işi var?

– Devriyeler hala dolaşıyor mu?

– Ne yapacağız, nereye gideceğiz? Bir pastaneye mi gitsek acaba?

– Bu saatte açık pastane olur mu?

Onlara topu topu beş-altı saat gerekiyordu. Sonrası selametti. Bir süre amaçsız yürüdüler. Çatlarcasına çalışıyordu zihinleri. Derken Remziye yine aniden durdu. Yine güzel yüzünde geniş bir gülümseme vardı: “Buldum” dedi Hülya’nın koluna girerken,  “Yürü, harika bir fikrim var.” Hızlı hızlı yürümeye başladılar.

Yarım saat sonra Sosyal Sigortalar Kurumu’nun önündeki kalabalığın arasına karışmışlardı. Onlara gerekli olan saatleri, darbe olsa da olmasa da sabahın kör kandilinde doktor beklemek için hastanenin önünde kuyruk oluşturan bu hasta, yorgun işçi kalabalığı arasında, güvenlik içinde geçirebileceklerini bilerek birbirlerine daha fazla sokuldular.

2018-04-04T15:02:02+00:00 9 Mart, Cuma, 2018|Uncategorized|